Bugün size, İstanbul''dan İbrahim Ulutaş''ın gönderdiği iki hoş anekdotu sunuyoruz. "İstanbul''un minibüslerini bilirsiniz. Şoförlerinin fettanlığını da... Seneler önceydi. Bir minibüs yolculuğundaydım. İnenler binenler, şoförün; "Ücretini veremeyenler, para üstü alamayanlar, inecek var mı?" gibi tek düze konuşmaları ile yolculuğumuz devam ediyordu. Bir durakta, elinde pazar çantası, masum ve mazlum yüzlü, İstanbul''da olmasına rağmen İstanbul''a ait olmayan bir gariban bindi. Adımını içeri attı. Kapıyı da kapattı. Meğer adamın elinin kantarı yoktu. Kapıyı öyle bir kuvvetle çekti ki bunu ancak çıkan gürültüden anladık. Minibüsteki tozlar havalandı. Kulaklarımız uğuldadı. Herkes faltaşı gibi açılan gözlerle bir adamın haline, bir minibüs şoförüne bakıyordu. Öyle ya şimdi bu şoför, bu görgüsüz adama acaba ne muamele çekecek? Ama şoförün dudakları, kendinden hiç beklenmedik bir soğukkanlılıkla, tiyatrocuların dahi eline su dökemeyeceği ince ayar bir hicivle aralandı: -Acaba kapandı mı (!) ? Bu hoyratlığa karşı bu erdemlilik doğrusu hepimizi şaşırtırken, beklenmedik bir şey daha oldu. Kapıyı olanca şiddetiyle kapatan o adam, minibüs şoförünün hicvini anlamamış olacak ki, sanki bir şeyi beceremez adam pozisyonuna düşmenin telaşıyla yeniden elini kapıya uzattı. Yani, eğer kapanmadıysa bir daha deneyecek. Hiç art niyeti falan yok... Bu kez, daha elini uzatır uzatmaz haykırdı şoför: -Dur!.. Kapatma!.. Adamcağızın eli öylece havada dondu kaldı... Ama ne olduğunu bir türlü anlamamıştı. Şoförün niye böyle bağırdığını da... Ama o gün bugündür, ne zaman hoyratça bir kapı kapansa o minibüs şoförü gözlerimin önüne gelir. ***
"Yine bir öğretmen arkadaştan dinledim" diyor İbrahim bey. O öğretmenin itirafı imiş anlattıkları... Ve öğretmenin ağzından anlatıyor: "Anasız babasız, sokakta büyümüş bir çocuktu. Onun bunun verdiği elbiseleri giyer, kim ne ikram ederse onunla karnını doyururdu. Zaten okul hayatı da öğretmenlerin, velilerin mahallelinin el birliği içersinde devam ediyordu. Kim ne kadar ilgi gösterirse göstersin o bir sokak çocuğuydu. Haliyle yaramazlık onun soyadı, kavga döğüş vazgeçilmez arkadaşlarıydı. Yıllar geçtikçe büyüyen çocukla birlikte işlediği suçlar da büyüyordu. Üzerinde bıçak taşıdığından, kavgada adam yaraladığından falan söz ediyorlardı. Kısaca söylemek gerekirse orta sona geldiğinde belalı bir kimse olup çıkmıştı. İşte bu çocuktan dolayı bir şikayet geldi bana. Yine bir kavgaya karışmış galiba. İster istemez öğretmeni olarak onu çağırdım. Başladım bağırıp çağırmaya. -Yaptıkların yeter artık. Utanmıyor musun bu okulun huzurunu bozmaya. Öfkeden kendimi kaybetmiştim. Hem bağırıp çağırıyor hem de dövüyordum. O ise başını öne eğmiş bir kelime dahi konuşmuyor, ısrarla susuyordu. Bir ara burnunun kanadığını hissettim. Hatta kanı benim gömleğime de sıçramıştı. İşte o anda, öğrencinin eli arka cebine gitti.
Eyvah dedim içimden. Bu bir sokak çocuğuydu. Her türlü şey beklenirdi. Öğretmeni olduğumu bile aklına getirmeden çekerdi bıçağını ve üzerime hücum ederdi. Böyle bir durumda ben ne yapacaktım. İşte elini arka cebine uzatmıştı. Ben bu duygular içersindeyken, çocuk arka cebinden bir mendil çıkarttı. Demek ki kanayan burnunu silecekti. Hayır, yine yanılmıştım. Yavrucak mendili bana uzatırken, burnundan gömleğime sıçrayan kan damlasını gösteriyor ve diyordu ki: -Örtmenim gömleğiniz kanlandı, bununla silin. Ben onu cezalandırmak için döverken, o üzerime damlayan kanı silmek için bana mendil uzatıyordu.

