"Böyle olmamalı" rumuzuyla yaşadığımız acınacak hali kaleme almış okuyucumuz. Bakalım nasıl olmuş ne yaşamış? "İstanbul''un Mahmutpaşa semtini bilmeyen yok gibidir. Orta direk vatandaşın alışveriş için rağbet ettiği o canlı, cıvıl cıvıl esnafından, seyyar satıcısına, müşterisinden çığırtkanına kadar bir başkadır Mahmutpaşa. Tabiri caizse tezgahtarın yırtığı, esnafın halden anlayanı buradan yetişir. İşte ben de 23 yaşındayken bir zamanlar bu Mahmutpaşa''da bir erkek giyim mağazasında idareci olarak çalışmaktaydım. Benden biraz daha küçük bir arkadaşla birlikte çalışırdık.
O dönemlerde Ruslar satmak için çok mal getirirdi İstanbul''a. Bazıları Beyazıt meydanında tezgah açar, bazıları uğraşmaz ama daha az kârla getirdikleri malları bu işlerle uğraşan Türklere toptan satarlardı. Malı alan kişiler de aldıkları bu malları tezgahta satarak geçimini sağlarlardı.
Biz ise haftalıklı çalışan kişileriz ancak bir şeyler yapıp daha çok para kazanmak hevesindeyiz. Arkadaşımla birlikte Ruslardan mal alıp satmak geldi aklımıza. Malı Ruslardan alıp, tezgahta satan Türklere satacaktık. Zaten bu işi diğer mağazalarda çalışan tezgahtarların bir kısmı da yapmaktaydı.
Bu hevesle mevcut paramızı dolara çevirdik ve Rusların gelmesini beklemeye başladık. Sonunda bir Rus dükkana alış veriş yapmaya geldi. Elindeki çantada bol miktarda nescafe vardı. Fiyatı da oldukça uygundu. Nescafenin yanı sıra fotoğraf makinası, bıçak, havyar falan aldık.
Elimizdeki tüm sermayeyi mala çevirmiştik. Artık sıra bunları bu işi yapanlara satmaya gelmişti. Tabii bu işi yapanlar, Mahmutpaşa''da çalışan tezgahtarların Ruslardan mal aldıklarını biliyorlardı. Dolayısıyla ara sıra dükkanları gezer satılık mal olup olmadığını sorarlardı. Bunlardan biri de bize sordu. Biz de elimizdekileri gösterdik. Ancak alıcı "kardeşim düne göre fiyatınız uygun, ancak bugüne göre pahalı, alamam" deyince telaşlandık: "Eyvah gitti bizim paralar, ilk işimizde sermayeyi kediye yükledik" diye hayıflanmaya başladık.
Meğer bugün Rusya''dan gelenlerin çoğu nescafe getirmiş de bu yüzden mal çoğalıp talep azalınca fiyatlar düşmüş. Biz de "Madem toptancıya satamadık bari kendimiz tezgah açıp direkt vatandaşa satalım, hem daha çok kazanırız" dedik. Akşam iş çıkışı Beyazıt''a tezgah açmaya gittik. Ama ne mümkün, bir Allahın kulu gelip "kaça?" diye sormuyor. Kârdan vazgeçtik aldığımız fiyata veriyoruz alan yok.
Umutlarımızın söndüğü bir anda aklımıza parlak bir fikir geldi. Parlak ama riskli bir fikir. Plana göre, ben Rus taklidi yapıp tezgah açacağım arkadaşımda yanıma müşteri gibi gelip "Şu kaça, bu kaça?" diye soracak. Maksat müşterinin dikkatini çekmek. Az çok ikimiz de Rusça biliyoruz. Neyse ben tezgahı topladım gittim bir ağaç altına yeniden açtım. Arkadaşım biraz dolanıp yanıma geldi ve "Izdıravo durug" yani "Merhaba bayım" diyerek sormaya başladı. Bir de baktık, "Burada Rus var" diyen geldi. Bir anda etrafım çevrildi.
Herkes fiyat soruyor. Tabii nescafe fiyatları markettekilerden ucuz. Diğerleri de ona keza... Bedava mal bulmuş gibi saldırdılar. İnanın yarım saatte malın tamamı satıldı. Hem de dört misli kârla. Boş çantamı aldım "pasiba, pasiba" , yani "Teşekkür ederim" diye diye oradan ayrıldım. Daha sonra kararlaştırdığımız bir handa arkadaşla buluşup kârı paylaştık.
Kâr iyi olunca, bu kez bunu yine tekrarladık. Hatta bir seferinde kalabalığın arasına akrabalardan biri tesadüfen geldi. Beni görmesin diye neler yaptım neler. Boynumu mu bükmedim başımı mı eğmedim... Mümkün mertebe kendimi belli etmemek için ne hallere düştüm. Anlayacağınız rezilliğin bini bir para...
İş riske binmeye başlayınca biz de bu tarz çalışmayı bıraktık. Topu topu 3 kez Rus kılığında mal satmıştım. Ama şunu anladım ki kendi öz vatanımda Türk olarak sermayesine bile satmaya razı olduğum malımı satamamış, fakat yabancı uyruklu rolü yaptığımda bırakın maliyetini, maliyetinden 4 kat fazlası kârla satmıştım. Kısacası bizde sadece batı hayranlığı yok. Yabancı olsun da kim olursa olsun.

