Kaydet
a- | +A

Hatay''dan Mehmet Ali Yücel''in hatırasını yayınlamaya kaldığımız yerden devam ediyoruz. Okurumuz daha bebek yaşta anne baba tarafından sokağa bırakılan biridir. Sefil bir çocukluk dönemi geçirir. Öyle ki, emsallerinin ağızlarını şapırdatarak yedikleri şekerin değil tadını, adını dahi bilmez. Hatta biraz abartı gibi gelebilir ama, o şeker denilen şeyden tadabilmek için çocuklara yalvarır. Onlar da: "Ne kadar çakıl taşı yutarsan o kadar şeker veririz" diyerek buna çakıl taşı yuttururlar.

Bu derece sefil bir hayata rağmen çalışıp didinen okur, ayakkabıcılık yaparak geçimini sağlar. Evlenir çoluk çocuğa kavuşur. Ama kırk yaşın içindeyken herşey makineyle üretilmeye başlar. Ayakkabı da. Böylece işleri çıkmaza girer. Okur, bir arayış içerisindeyken, memleketten babası çağırır. "Elinde ne varsa satıp savuştur gel. Burada birlikte iş yaparız" der. Bu söz üzerine evini ve işyerini elinden çıkartan okurumuz, sadece kızını, o da evlendiği için İstanbul''da bırakıp memlekete döner... "Babamlar bizi kurulu düzenimiz olan İstanbul''dan kopartıp, yaşadıkları memlekete getirdiler. Ben de sevinerek, bana bakmayan beni istemeyen ailemin büyüyünce beni koruyacaklarını, bana destek çıkacaklarını düşünerek çoluk çocuğumu alarak yeni evlendirdiğimiz kızımızı da bırakarak İstanbul''dan göç ettim. İş yapacağız diyerek sattığımız evin parasını ortak bir işe yatırdık. Fakat bende iyi niyet ve güven var. Babamlar dedi ki: -İşyeri açıyoruz ama burada seni kimse tanımıyor oğlum. -E, ne yapacağız? -Dolayısıyla işyeri bizim üzerimize olsun ki iş yapabilelim. Bizim yabancı olduğumuzu, çevremizin olmadığını söyleyerek bizim paramızla açılan yeri kendi üzerlerine aldılar. Aradan üç dört ay geçince de huzursuzluk başladı. Anlaşmazlık olan yerde iş yürür mü? Dediler: -Bu iş yürümüyor. Buraya kadar? -E benim param ne olacak? -Sana zorla getir yatır demedik ya... Bir anda, memleketimiz olmasına rağmen bizim için gurbet olan ilde, tığ-ı teber, meteliksiz kalakaldık. Burada bir çevremiz yoktu ki, bir işe atılıp kendimizi kurtaralım. Biz böyle bir çıkmazda çırpınırken, hayatımızın acı haberi geldi. 16 yaşındaki oğlumuzu bir trafik kazasında kaybetmiştik. Ah işte o zaman yüreklerimiz kavruldu yandı. İşte o anda biz bittik tükendik. Yemeyip yedirdiğimiz, giymeyip giydirdiğimiz, umutlarımızı onda yeşerttiğimiz; yanında bile hasretini çektiğimiz oğlumuz artık yoktu. Trafik denen ve nedense otobanlarda ya da gelişmiş ülkelerin yollarında pek görülmediği halde, bizim ülkemiz gibi gidiş geliş bir arada olan yollarda dolaşan o muhayyel canavar onu bizden almıştı. Bir yandan bu büyük acı, bir yandan yoklukla çırpınıp dururken borç harç bir araba aldım. Ah bir kere düştün mü kalkmak imkansız oluyor. Bir yandan faizli borç, bir yandan araba vergisi birikti. Ödeyemedim, arabayı da elimden aldılar. Biz bir kere daha yıkıldık. Çalışır kurtarırız dediğimiz arabanın, çalışıp da borcunu bile ödeyemedik.

Şimdi Hatay ilinin Antakya''ya bağlı bir köyünde yaşamaya uğraşıyor, inanır mısınız köylülerin yiyecek yardımıyla geçinmeye çalışıyoruz. İş için gezmediğim yer, çalmadığım kapı kalmadı. Tabii ki her tarafta: "Yaşın geçkin amca" diyorlar. Şimdi sadece hanım, bir yerde asgari ücretin yarısına çalışıyor. İnanın çocukların okul masraflarını karşılayamıyoruz. Ev kiralarımız birikti ödeyemiyoruz. Tek arzumuz, İstanbul''a geri dönüp, bir iş bulup çalışıp, kimseye muhtaç olmamak. Bizim buralarda kimsemiz yok. Biçare kaldık. İstanbul''a dönmek için bile para lazım. Bizde o kadarı da yok. Eğer günahından korkmasam, eşimle çocuklarımı düşünmesem canımdan bezdim. Böbreğimi satmak bile geçti aklımdan. Ama kanunen yasakmış. Suç işlemek de olmaz. Velhasıl ne yapacağımı şaşırmış haldeyim. Allah kimseyi yoklukla imtihan etmesin.

ÖNE ÇIKANLAR