Çankaya ve Köşk, Cumhuriyet tarihi ile vardır. Hatta Çankaya, Ankara ile; Ankara da Cumhuriyet ile eşanlamlı hale gelmiştir.
YÖK, 1980 sonrasında ortaya çıkan bir ihtiyaçtan doğmuş, doğduğu günden bu yana da tartışma konusu olmuştur.
Kendini kabul ettirme gibi bir ihtiyacı olmayan Doğramacı''nın başkanlığındaki YÖK büyük projeler başlatmış ve yükseköğretime belli bir kalite getirmiştir.
Buna rağmen gündemden hiç düşmeyen YÖK''ün; sağ ve sol çevreler tarafından sürekli tenkit edildiği bir gerçektir.
Zaten YÖK''ün "deve mi, kuş mu" olduğu belli olmadığından; bu tartışmalar hiç bitmemiş, ikibinli yıllara kadar artarak devam etmiştir.
İdari bir yapı çerçevesinde YÖK''ün en azından standardizasyon ve kalite yönüyle mevcudiyetine ihtiyaç duyulacağı ortadadır. Benzer yapıların farklı biçimlerine ileri ülkelerde de rastlanmaktadır. Bilimsel çerçevede kalabildiği ölçülerde YÖK gereklidir de!..
Ancak Türkiye''deki idari yapısı ve devlet teşkilât düzeni içerisindeki yeri yönüyle ''YÖK'' tam bir garabet örneğidir.
Türkiye''deki yükseköğretim faaliyetlerini plânlayan ve yöneten bu kurum Milli Eğitim Bakanlığı''ndan ayrı ve bağımsızdır.
Türk hukuk sistemine personel yetiştiren ''YÖK'' Adalet Bakanlığı ve ''yargı'' ile tamamen ayrı ve ilişiksizdir.
"Yasama" açısından bakıldığında ''YÖK''; ''yok'' bile sayılabilir...
Cumhurbaşkanı''nın YÖK''e başkan ataması dışında ''yürütme''den de ayrı ve bağımsız olduğunu iddia eden ''YÖK''ün Türk devlet sisteminde yeri yoktur.
Zaten Başbakanların ifadesi ile bu kurum Bakanlar Kurulu''nun bile yetki, görev ve sorumluluk alanlarının dışındadır(!)
Genelkurmay Başkanı''nın bile Başbakan''a bağlı olduğu düşünülürse; siyasi otoriteye hiçbir şekilde bağlı olmayan ''YÖK''ün bir kaos kaynağı olacağı açıktır.
''YÖK''ün anayasal bir kuruluş olarak Anayasa''da yer almasının yeterli olmadığı ve Devlet teşkilâtı içerisinde kopuk ve kambur bir durum gösterdiği ortadadır.
Kendini ispatlama ve kendinden çok daha bilgili ve güçlü kadrolara, kendini kabul ettirme kaygısına düşen Gürüz''le birlikte ''YÖK'' hem bürokrasi hem de kamuoyu önünde ''sıfır''ı tüketmiştir.
Birçoklarının aksine biz Prof. Kemal Gürüz''ü YÖK Başkanı olmadan önceki haliyle bilir, tanır ve severiz ancak YÖK Başkanlığı''nı tartabilme (kaldırabilme) hususundaki zaaflarını da belirtmeden geçemeyiz.
Önce "Türk dilinin bilim dili olamayacağı"nı söyleyerek şimşekleri üzerine çeken Gürüz; bundan önce ''UNESCO Milli Komisyonu''nda Türk dilinin resmi dil olmasını teklif edenler arasında yeralmıştır.
Yine ''TÜBİTAK''ta bir ilim iklimi oluşturmaya çalışan Gürüz; YÖK Başkanlığı''nda diktatörce davranışlar sergilemiştir.
Tek sınav konusunda ölçme ve değerlendirme eksikliklerini bile bile ısrarlı olan Gürüz; sınavı eline yüzüne bulaştırarak içinden çıkılmaz hale getirmiştir.
Yıllar süren mücadeleler sonucu kazanılmış olan üniversitelerarası muadelet ve ilişkileri, bir kalemde ''yok'' sayan YÖK Başkanı Gürüz, Türk bilim dünyasını ele güne rezil etmekle kalmamış, binlerce insanı da mağdur etmiştir.
Meslek liseleri konusundaki tasarrufları ile Türk ekonomisinin can damarlarını keserek, yılların birikimini sıfıra indirmiştir. Ara kademe elemanı sıkıntısı çeken ülkemize bundan büyük bir bilimsel ihanet olamaz!
Kılık kıyafet atamalar, istifalar, adam kayırmalarla Gürüz; YÖK Başkanlığı yapmaktan çok kendini ''ispat''a kalkışarak yanlış bir yol izlemiştir.
Şimdi bunca bilim adamı, hatta bunca dehâ arasında Gürüz''ün ikinci kez başkanlığa ataması yapılabilir mi?
Kanuni hiçbir engel yoktur. Ancak ahlâki ve bilimsel engeller ''yok'' sayılmamalıdır.
Ha, Çankaya (Köşk) ve YÖK pazarlığı mı? Bizim bildiğimiz Demirel bugüne kadar hiç denemediği ''Muvazaa''yı; bu defa neden denesin ki?

