Kaydet
a- | +A

Cumhurbaşkanı Sezer, Başbakan Ecevit ve Başbakan Yardımcılarının katılmadığı bir adli yıl açılışı yaşadık. Görüleceği üzere "yargı" erkine karşı pek sıcak duygular beslenmiyor... Geçen yıl kutladığımız "Adli Yıl"da söylenmedik hiçbir şey kalmamasına rağmen, bu sene de söyleyecek çok şey bulabildik! Geçen yıl söylediklerimizin yüzde kaçı gerçekleşmiş ise; bu yıl için aynı oranda bir gerçekleşme umulabilir. Yargıtay Başkanı Selçuk''un yüzonbeş sayfalık tebliğini bir açılış konuşması olarak kabul etmek zordur. Bu tür "rutin" törenleri olduğundan fazla önemsemek ve düzene çekidüzen aracı gibi görmek, teamül dışı bir davranış haline gelmiştir. Yasama, yürütme ve yargı ayrımı, özerkliği; birinin diğerine yön vermesi manasına gelmemektedir. Hal böyle olunca da, bu tür törenlerde "yargı" görevi dışındaki görüşler ancak bir "temenni" olarak kalacaktır. Hizmetiçi eğitim seminerleri ile bu tür "rutin" törenleri birbirine karıştırmamak, hedef kitleleri iyi analiz etmek ve beklentilere cevap vermek önemlidir. Bu fonksiyonların ifa edilmediği "rutin"lerin giderek ilgisizlik doğurabileceği bilinmelidir. 1982 Anayasası için çok şeyler söyleniyor. Olayların üzerinden çeyrek asır geçtikten sonra yapılacak yorumların geçerlilik ve inandırıcılığı tartışmalıdır. Türkiye''nin sıkıntı ve sancılarını tek bir sebebe bağlamak zordur. Bu gün Anayasamızı "polis tüzüğü"ne benzeterek "özürlü doğdu" tanımlamasını yaparsak; yarın hiçbir anayasamız dikiş tutmayacaktır!.. Özürlü de doğsa; çocuk, çocuktur. Sokağa atamaz, ölüme terkedemezsiniz. Dahası bugüne kadar uyguladığımız anayasaların hiçbiri normal dönem ve düzenlerin yasası olmadı ki. Aslında 1982 Anayasası eleştirilirken uygulanan ve uygulanmayan bölümleri dile getirilmeliydi. "Yargı" görevinde bulunmak, hiçbir zaman millet oyları ile seçilmiş meclisi ve "yasama" görevi üstlenmiş parlamenterleri hedef alma hakkını da vermez. Burada mevcut olan ince çizgiyi aşmamak gerekir...

Mevcut yasa ve mevzuatın uygulama sonuçlarının değerlendirilmesinden ileri gitmemesi gereken bu "rutin" törenlerde, fazla detay ve karmaşa "esas"ın kaybolması gibi bir sakıncayı da beraberinde getirmektedir. İnsan hakları düşünce özgürlüğü ve bireyin (fertlerin) önceliğine ilişkin görüşlere katılmamak mümkün değildir. Ancak burada önemli olan ortak bir "anlayış"ın geliştirilmesi; eğitim, terbiye ve etik (ahlâk) oluşturulmasıdır. Kanunlar daha sonra gelir... Bugün en mükemmel denilen anayasayı getirip Türkiye''ye uygulamaya çalışsak, eminiz mevcut durumun çok üzerinde kaos ve kargaşa doğuracaktır. Hazımlı, anlayışlı, olgun ve şuurlu nesiller yetiştirilmedikçe, ülkemizdeki sosyo-ekonomik tablo değişmeyecektir. Bir "rutin"i oynamak yetmez! Bu yıl ikincisini, gelecek yıl üçüncüsünü ve otuz yıl sonra otuzikincisini dinleyeceğimiz bu "tören"lerle bir yerlere varılamayacağı ortadadır. Fikrî yığınak, bilimsel yoğunluk ve genel mutabakat sağlanmaksızın problemlerimizin çözümlenmesi zordur. Büyük bir gayretin, yoğun bir bilgi birikiminin ve samimi temennilerin göstergesi olan bu konuşma "malumu ilâm"dan başka birşey değildir. İş bu düşünce ve duyguların milletin ortak davranışı haline gelmesidir. Gerisi "hoş bir seda" olmaktan ileri gitmeyecektir.