Kaydet
a- | +A

İran''ın Türkiye üzerindeki emelleri yeni ve gizli değildir. Şah İsmail''den, Şah Pehlevi''ye kadar bütün dönemlerde İran; Türkiye''yi Batıya açılmada engel görmüştür.

Humeyni sonrasındaki İran; Fars ve Şia emellerine hizmeti, açıkça devlet politikası haline getirerek taarruzi bir yöntem izlemiştir.

Devrim ihraç faaliyetleri adı altında Fars emperyalizmi ve Şia yayılmacılığını önce komşu ve kuşak ülkelere, sonra da dünyaya egemen kılmaya yönelik çalışmalar sebebiyle yalnızlığa itilmiştir.

Sadece ABD''yi değil, Şii inanca ve rejime sahip olmayan bütün ülke ve toplumları "Şeytan" tanımlaması içerisine tıkıştıran İran; büyük bir hata içerisindedir.

İran demografik yapı itibariyle homojen bir yapıya sahip olmadığından, Şii düşünce, dogma ve uygulamaları millet oluşturma işleminde harç olarak görmektedir. Bütün yatırımlarını da dini inanç ve propagandaya yönelten İran''ı canlı ve ayakta tutacak bir "tehdit"e ihtiyaç vardır.

Yunan''ı Yunan yapan Türkiye tehdidi veya İsrail''i İsrail yapan Arap tehdidi olduğu gibi, İran da mevcut karışıklıklar ve iç çekişmelerden kurtulmanın kolay yönünü seçmiştir.

Acem, Türk-Kürt ve sınırlı sayıda Arap nüfusa sahip olan İran''ın en büyük sıkıntısı Azeri Türk nüfustur. Türkçe en yaygın kullanılan dil olmasına rağmen, Şii inançlar sebebiyle Türklerin rejimle alakalı herhangi bir problemi yoktur.

Aslında Türk nüfusun İran içerisindeki olumlu, uyumlu ve anlayışlı tutumunun arkasındaki gerçek sebep Türkiye''nin bu konuları "Kaşımama"sıdır. Şayet Türkiye; İran, Irak ve Suriye''nin bölgedeki Kürtlere uyguladıkları politikalara benzer politikalara iltifat etmiş olsaydı İran''ın bugünkü durumu ve konumu çok değişik olurdu...

Şia sadece İran''da değil, doğuşundan günümüze kadar bütün İslam aleminde, çeşitli entrika ve tezgâhların itici gücü olmuştur. Şianın tabiatında olan bu özellik, onu Sünni itikattan ayıran önemli bir husustur.

Sadece Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde değil, bütün İslam tarihinde "Şia"nın bu tutumu görülmekte ve Müslümanlar tarafından da tavsip edilmemektedir.

Bütün bu açık tarihi gerçeklere rağmen, Türkiye''de İran tipi bir mezhep anlayışının hakimiyetinden dem vuranlar, bu açık tarihi gerçeklerden haberdar olmayanlardır.

Anadolu Müslümanlığı olarak telaffuz edilen Sünni inançta, devlet ve rejimin inanç sistemi içerisindeki yeri bellidir. "Ulûl emre itaat" olarak özetlenen bu anlayışın halen "Takıyye" olarak algılanması da ayrı bir çarpıklıktır.

İran Türkiye ilişkilerinin düzgün olarak seyri iki ülkenin de yararınadır. Tıpkı Yunanistan''ın Türkiye ile iyi ilişkilerde olması gerektiği gibi. Aksi halde aynı coğrafyaları paylaşanların çatışmaları kaçınılmazdır.

Bugün Suudi Arabistan''ın da İran''la iyi ilişkilerde olmadığı bilinmekdedir. Ancak iki ülke hemhudut olmadığı gibi, birbirlerine ait etnik topluluklara da sahip değillerdir.

Türkiye; İran''la sadece hemhudut değil, ayrıca soydaşlarının varlığı sebebi ile de yoğun bir temas halindedir.

Aslında Türk-İran ilişkilerinin yeniden gündeme gelmesi hayırlı olmuştur. Bu tür bir başlangıç arzu edilmese de her iki ülke kamuoyunun gerçekleri görmesi yönüyle, gelecek vadetmektedir.

Türkiye, İran''a karşı sayısız argümana sahip iken, sadece iyi komşu, güvenilir dost ve vakur devlet yönlerini sergilemektedir.

Ancak "Diğer argümanları" stratejisyenler bizden çok daha iyi bilmektedirler. Umarız onlara hiç gerek kalmadan mesele tatlıya bağlanır!..