Hayatımızdaki değişim ve dönüşümün bize getirdikleri ve bizden götürdüklerini dün anlatmaya çalışmış ve sormuştuk: “Sahi, biz nereye doğru gidiyoruz?”
Milletimiz gerçek rehberlerden mahrum kalınca; meydan, itibarı ve şöhreti sahte fen ve din adamlarına kaldı. Bu kişilerin çoğu da anlattıklarıyla söylemleriyle ve mesnetsiz yazdıkları eserlerindeki hezeyanlarla öyle bir nesil yetiştirdiler ki yürekler acısı... Şanlı geçmişine, kendi öz değerlerine yabancı, tarihine, devletine ve dinine düşman; ahlaki ve kültürel değerlerine mesafeli, söz dinlemeyen, aidiyet duygusunu kaybetmiş gençlik yetiştirdiler!
Netice olarak bu son kuşak; büyük çoğunlukla maalesef alışıldık bildik aile ortamından uzakta kendine hayat yaşamaya yönelirken gençliğin verdiği heyecan ve tecrübesizliklerle ithal kültürlerin rüzgârında gazel yaprağı gibi savruluyorlar... Hemen her türlü sefahate düçar olan karanlık girdaplara doğru sürükleniyorlar.
Dahası; medya, sinema, internet ve dijital platformlarım arkasındaki karanlık odaklar, ahlaki değerlerden yoksun, sapkın, karaktersiz ve cinsiyetsiz yeni bir nesil yetiştirme peşinde gibiler. Çoğunlukla bu uğurda çaba ve amaçlarını artık gizleme ihtiyacı bile duymuyorlar.
Teknolojik gelişimin ve bilgiye hızlı ulaşma imkânlarının arttığı günümüzde, pek çok açıdan daha rahat bir hayat sürüyor olsak da niçin eskiden olduğu gibi huzurlu ve mutlu değiliz?
Cevabı kolay inanması zor bir sual! Ancak kabullenmesi de bir o kadar zor gerçekle karşı karşıyayız:
Aslımızı unuttuk! En önemlisi de yüksek ahlâklı, ilim ve aklıselim sahibi rehber insanlarımızı kaybettik.
Yine de tüm bu olumsuz tabloya rağmen; hâlâ aile terbiyesini muhafaza eden, örf, âdet, gelenek ve dinî değerlerine bağlı, başarılı gençlerimizin yetiştiğini gördükçe seviniyor, az da olsa umutlanıyoruz
Temennimiz odur ki; bir gün yeniden aslımıza rücu edelim ve o huzur dolu, asude günlere tekrar kavuşalım.
Nam-ı diğer Madenci
ŞİİR
Gönül tandırı...
Gönül çarşısında dostlarımız var,
Olmalı da...
Dost yelpazesinden;
Bir akşamın
Tatlı mor esintisini
Arkadaşlarımı çağırdım
Her biri armoniden
Titreşen ışık tayfından
Ayak sesleri ile geldi
Daha demi vurmadı
Şenlik öyle bir şey ki
Masada henüz yalnızım
Bu çok kerede hep ayrı özlemi olur
Kim gizeminde vurgu yapar
Gün görmeden biz de esprisini
Bu arada masa çoktan yerleşti
Bizde tahammül yok ki bir hoş oldu.
Sitemler çay ile deminde fırıldak
Nazlıların nazını şeker üstü göreyim,
Nasıl oluyor baksan bunlara
Hepimize canlara
Çoktan pişmiş gönül tandırında
Yanan aş gibiyim...
Metin Yazıcıoğlu
TARİHTEN BİR YAPRAK
KASÎDE-İ EMÂLÎ: Ehl-i sünnet itikadını nazım olarak anlatan meşhur kaside. Bu kasideyi, Türkistan’da, Fergana şehrinin müftüsü Siraceddin Ali Ûşî (ö. 1180) yazmıştır. Kaside, altmış yedi beyitten meydana gelmiştir. Asıl ismi Bed’ül-Emâli’dir. Emâlî lügatte “imlâ” kelimesinin çoğulu olup o da yazmak anlamındadır. Kaside ise, edebiyatta nazım şekillerinden biridir. Sevgili Peygamberimiz, Müslümanların yetmiş üç fırkaya ayrılacaklarını, bunlardan yalnız birinin inançlarının doğru olacağını söylemiş bu fırkanın ismini de bildirmiştir. Emâlî Kasidesi, “Ehl-i Sünnet vel-Cemâat” denilen bu doğru fırkanın inançlarını açık ve güzel bildirmektedir. Bu kasidenin çeşitli dillerde şerhleri (açıklamaları) vardır. Nuhbet-ül-Leâli şerhi bunların en kıymetlisi, en faydalısıdır. (Bu şerh Arapça olup İstanbul’da İhlas A.Ş. tarafından ofset baskısı yapılmıştır.) Eskiden her din âlimi, bu kasideyi ezbere bilirdi.

