Kaydet
a- | +A

Sabah saat tam 8.00’de Doğu Ekspresi düdüğünü çaldı ve tren ağır ağır hareket etmeye başladı. Yolcular pencerelerden el sallıyordu kendilerini uğurlama gelenlere. Gece yağan karın altında uyanıyordu Kars şehri. Evlerin bacaları salkım salkım tütüyordu. Kars Kalesi o heybetli görünümüyle uzaktan gözlüyordu sanki Doğu Ekspresi’ni. Gökyüzü masmaviydi. İki gündür yüzünü göstermeyen güneş bugün gülümseyecekti anlaşılan. Trenin hızı yavaş yavaş arttı. Şehir uzaklaşmaya başladı. Kısa bir süre sonra bembeyaz bir düzlükte düzenli bir ritimle ilerlemeye başladık. Güneş, ardımızda kalan ufuktan ucunu gösterince, göz alabildiğine balkıdı hudutsuz aklık. Uzaklarda köyler görüyorduk. Yüksek doruklar seçiliyordu hayal meyal. Bir tünelden diğerine giriyordu tren. Buzlar arasından akmaya çalışan soğuk dereler üzerine köprüler kurulmuştu. Bazen bir kara yolunun yanından geçiyorduk. Ama çoğunlukla her şeyden herkesten uzaktaydık. Kondüktör geldi, gece yatacağımız yastığı, çarşafı ve battaniyeyi verdi. Biletlerimizi kontrol etti, hayırlı yolculuklar dileyerek gitti. Bir terslik olmazsa 24 saat sonra Ankara’ya ulaşacaktık. Önce Erzurum’a sonra Erzincan ve Sıvas’a ulaşacaktı Doğu Ekspresi treni.  Sonra güneye, Kayseri’ye doğru dönecekti demir yolu ve buradan Kırıkkale üzerinden yarın sabah Ankara’da olacaktık. Ben şehirleri saydım fakat arada onlarca köy, kasaba ve ilçe istasyonu görecektik daha. Yataklı vagondaydık ve ısıtma sistemi çok iyi çalışıyordu. Dışarıda ısı sıfırın altında olmasına rağmen kompartımanda sıcaklıyorduk...

Kars’tan yola çıktıktan bir saat sonra Sarıkamış’a geldik. Burada daha fazla kar yağmıştı. Hava almak için biraz trenden ineyim dedim. Aşağıda diz boyu kar vardı. Beş dakika duramadım soğuktan. Öyle fena bir soğuk vardı ki hemen atladım vagona kendimi sıcacık kompartımana attım. 1915 yılında, Birinci Dünya Savaşı’nda Kafkas Cephesi’ne gönderilen 90.000 Mehmetçiğin soğuğa dayanamayıp şehit olduğunu hatırladım. Benim beş dakika dayanamadığım soğuk ve belki daha da beteri onları birer birer koparmıştı dünyadan, sevdiklerinden...

              Volkan Topalak

 

 

ŞİİR

 

            Vatan bizim

 

Korku yoktur asla bizim içimizde

Korkusuz gideriz biz düşman üstüne

Vatan deyince gözümüz görmez kimse

Kalırsak vatan ölürsek cennet bizim

 

Al bayrağa kimse asla uzanamaz

Ezanımıza kimse dil uzatamaz

Hain toprağımıza ayak basamaz

Kalırsak vatan ölürsek cennet bizim

 

Gülle gelene hep biz gülle gideriz

Düşmana da dünyayı biz dar ederiz

Biz Türk olarak merhamet sahibiyiz

Kalırsak vatan ölürsek cennet deriz

 

Kanımız dökülüdür bizim toprakta

Yüreği olan çıksın hep karşımıza

Biz alçakça pusu kurmayız insana

Kalırsak vatan ölürsek cennet bizim

 

Masumu öldürmekle yiğidim sanırsın

Alçaklığınla dünyaya nam salarsın

Yiğitliğin varsa karşıma çıkarsın

Merdi de yiğidi de bizde tanırsın

 

                   Muzaffer Özdemir

 

 

 

UNUTULMAZ KELİMELER

 

GUREBA: Gureba, garip kelimesinin çoğulu olup, garipler diğer taraftan da yabancı, kimsesiz, misafir gibi anlamlar ihtiva etmektedir. Gureba, Osmanlı döneminde Osmanlı ordu teşkilâtında kapıkulu süvarisini oluşturan altı bölükten, sağda oluşan Gureba-i Yemin ve solda oluşan Gureba-yı Yesar bölüklerine de denirdi. Gureba bölüklerine Galata, İbrahimpaşa ve Edirne saraylarından çıkan acemiler, savaşta yararlık gösteren Arap ve Acem gibi yabancılar ve yeni Müslüman olmuş gençler alınırdı. Gurebâ-ı Yemînin bayrakları sarı ile beyaz; Gurebâ-i Yesarınkiler ise, yeşil ile beyazdı. İki bölüğün de silâhları bir pala, bir mızrak ile eyerin başına asılı, “Gaddare” adı verilen kılıçtı. Osmanlı başkentinde kışlaları yoktu. İstanbul, Edirne ve Bursa etrafındaki köy ve kasabalara yerleştirilmişlerdi. İki bölük de, Yeniçeri Ocağının kaldırılmasından sonra 1826 tarihinde, gümrükten bir miktar maaş bağlanarak emekli edilip, tarihe karıştılar.