Kaydet
a- | +A

Küçük bir beylikken cihan devleti olan Osmanlı, planlı ve kasıtlı olarak kötülenmeye, tarih sahnesinden silindiği gibi gönüller çöplüğüne de bir mevta olarak gömülmek istenmektedir. Osmanlı, “İlâ-yı kelimâtullah” temeli üzerine kuruldu. Hep bu düşünce ile fütuhatlar yaptı. Renk, dil, din, ırk gözetmeksizin herkesin huzur ve emniyeti için çalıştı. Ama ne var ki karşısındaki şer güçler, Osmanlı medeniyeti karşısında, ‘güneşte eriyen kar’ gibi olacaklarını bildikleri ve gördükleri için Osmanlıyı ne yapıp ne edip durdurmalıydı!.. Nihayet Tanzimat’la birlikte, Mustafa Reşit Paşa, Osmanlının ‘millî ve manevi’ temeline dinamit koydu. Ne yazık ki, koskoca imparatorluk, çok kısa sürede yerle yeksan edildi. Bugün gençler, özendirdikleri Batı karşısında boynu bükük, aşağılık kompleksiyle hareket ediyorlar. Hiç öyle düşünmeyin! Gelin nasıl bir ecdadınız var, iki misalle hep beraber görelim:

Kanuni Sultan Süleyman Han, Gazi Bali Bey’e yazdığı mektupta; “Bilesin ki, Bey olmak iki kefeli terazidir. Bir kefesi cennet, bir kefesi cehennem... Bir an adalet ile hükmetmek, yetmiş yıl ibadetten eftaldir. Ahreti aklından çıkarmayasın. Serdar olduğun yerde, zulüm ve düşmanlık etmekten sakın. Ahirette bize hitap olunursa, yakana yapışırım. Yaşlıları baba, gençleri oğul bilesin” demiştir...

Yine Osmanlı bahriye paşası, eğitimci, tarihçi ve yazar Eyüp Sabri Paşa’nın 1289’da (1872) başlayıp on beş yılda tamamladığı bu hacimli eser zamanının en geniş ve ilk Türkçe Haremeyn tarihinde 2. cildinde şöyle yazmaktadır: “Sultan Abdülmecit Han, Sadrazam Mustafa Reşit Paşa’nın Osmanlıyı yıkmaya çalışma  niyetini anlayınca, kahrından, üzüntüsünden hastalanır. Oturacak takati dahi yoktur. Devlet işlerini hasta yatağından takip eder. Kendisine Medine’den gelen bir mektup okunacak. Hemen yerinden doğrulmaya çalışarak; 'Durun, durun okumayın! Beni oturtun!..' Arkasına yastık koyarak oturtulur: 'Mektubu gönderen Resulullah aleyhisselamın komşudur. O mübarek insanın dilekçesini yatarak dinlemekten hayâ ederim. Ne istiyorlarsa hemen yapın! Fakat okuyun, okuyun ki kulaklarım bereketlensin' der."

İşte Osmanlı budur…

        Ahmet Bera Can

ŞİİR

        Pişman Olursun

Aldanma insanın görünüşüne

Kılığa güvenme pişman olursun.          

Hayâsız kişiden kendini sakın

Kelama güvenme pişman olursun.

Hesap et, toprakta bastığın yeri

Uzak tut gönlünden derdi kederi

Dünyada ahmağın nedir eseri?

Aptala güvenme pişman olursun.

Üstünde gezdirir seni mest eder.

Sanırsın deryayı sana dost eder,

Olmadık zamanda cana kasteder

Sandala güvenme pişman olursun.

Anında kapılma bir güzel söze,

Hemencik inanma her gülen yüze.

Farkında olmadan çökersin dize

Masala güvenme pişman olursun. 

            

Muhakkak böyledir senin görüşün

Anla kıymetini bir tek kuruşun

Elbette örnektir vakur duruşun            

Kartala güvenme pişman olursun.

          Kadir Fidan-"Dağların Şairi"

MÜBAREK MEKÂNLAR

RAVDA-İ MUTAHHERA: Medîne’deki Mescid-i Nebî içinde bulunan mübarek yer. Buraya “Ravda-i mübâreke” ve “Ravda-i mukaddese” de denir.

Ravda-i Mutahhera, Medîne Câmii içinde, Resûlullah’ın sallallahü aleyhi ve sellem kabr-i şerîfiyle câminin o zamanki minberi arasında olup, yirmi altı metre uzunluktadır. Ravda, “bahçe” demektir. O zamanki minber-i şerîf, üç basamak ve bir metre yüksekti. 654 yangınında tamamen yandı. Çeşitli yıllarda, çeşitli minberler yapılmış, bugünkü on iki basamaklı mermer minberi Sultan III. Murad Han 1590 (H. 998) da İstanbul’dan göndermiştir.

Yeryüzünün en kıymetli yeri Kâbe-i muazzama ve bunun etrafındaki Mescid-i haram denilen câmidir. Bundan sonra, Medine’deki Ravda-i mukaddesedir. Üçüncü olarak Mekke-i mükerreme şehridir. Ravda-i mutahhera, Mekke’den daha üstündür. Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem bir hadîs-i şerîflerinde buyurdular ki: “Kabrim ile minberim arasındaki yer, Cennet bahçelerinden bir bahçedir.” Burada yapılan ibadetlerin kabul edilmesi daha çok ümit edilir.