Kaydet
a- | +A

“Böyle bir soru da nereden çıktı böyle?” demeyiniz… Size absürt gelebilecek bir soru ile denememize başlayacağım:

“Bir insanın aklını mı yoksa kalbini mi severiz?”

Veya;

“Gördüğümüz birinden ya da yeni tanıştığımız birinden kalbimiz mi hoşlanır yoksa beynimiz mi?”

Yıllardır tartışılan bir sorudur aslında bu. Atina düşünürlerinden tutun da Orta Çağ karanlığını bitirmek isteyen aydınlanmacı düşünürlerine kadar herkes bu soru üzerine düşündü, bana inanın…

Beyin sadece göze sinyal yollar. Böylece algı dediğimiz şeyi gerçekleştirir. Kalp ise serotonin hormonu salgılayarak bizim duygularımızı meydana getirir. Kalbimiz hoşlandığı biri için normal seyri dışında atmaya başlar. Ve biz buna “aşk” diyoruz.

Fuzulu’nin “Aşk imiş her ne var âlemde,/İlm bir kuyl ü kâl imiş ancak” mısralarında engin anlamını bulan aşk…

Günümüzde bunu biz sevmek olarak tanımlıyoruz.

Karşımızdaki insanın kaşını, gözünü mü severiz yoksa kalbinin içinde taşıdığı sevgiyi mi? Aslına bakacak olursak kişiden kişiye göre değişen bir şeydir bu. Ancak ebediyete kadar var olan aşklar iki kalbin birbirine tüm hatları ile kenetlenmesi durumunda gerçekleşir. İlelebet olan her aşkın altında hiç şüphesiz kalplerinin içinde taşıdığı ruhları gören gözlerdir. Çünkü aşk kalbin içindeki ruhu gören gözden doğar.

Allahü teâlâ hiç şüphesiz bir insana iki kol, iki el, iki göz, iki bacak vermiştir. Ama bizim hayatımızı sağlayan kalbi bir vermiştir. Hiç düşündük mü acaba kalbimiz neden bir tane? Çünkü Allah diğer eşini, ruh ikizini arayıp da bulsun diye kalbi insanoğluna bir vermiştir. Eğer aradığı kalbi bulabilirse insan sanki bir pazılın tamamlanması gibi tamamlanır. O zaman Neşet Ertaş’ın mısralarında çağıldar; “Sanki kalbimi bilerek yüzüme gülen/Gönlüm hep seni arıyor, neredesin sen!”

Pek bir yerde yazmaz ama bu anlamda sevmek çok kutsal bir meseledir. Ve hiçbir lügatte tam manası yoktur. Sevmek kimine göre yanmaktır, kimine göre gözyaşı dökmek, kimine göre huzur, kimine göre ise sadece haz almaktan ibarettir...

            Furkan Dilekçi

ŞİİR

                        "ŞAHİT"

Yâr edemem âşikâr, ûrun döktüm içimi

Kervanlar taşımıyor sana gelen göçümü

Yakamozlar saklasa bu sevdanın suçunu

Dolunaylar, yıldızlar, ıssız geceler şahit

Sırrımı tütsü yapsam, salsam gönül dağına

Ummanından bir katre düşer mi otağıma?

Nefesinle şenlenen gülşenime, bağıma

Keklikler, bülbüller, susuz serçeler şahit

Cerrahlar deva bulmaz akan yürek terime

Cellatlar hayâ eder bakamaz gözlerime

Hasretinle yazdığım kalemsiz eserime

Şiirler, mısralar, bahtsız heceler şahit

Çağır yanına gelip dokunayım semaya

Bir lahza kokun alıp gitsem sonsuz bekaya

Gece, gündüz ettiğim hafi, cehri duaya

Kıyamlar ve rükûlar, başsız secdeler şahit

Aşkın teşbihi olmaz her sadırda başkadır

Vuslatın mürekkebi her satırda başkadır

Bu Firûz'un gönlünde hâl-hatırda başkadır

Edipler ve hatipler yurtsuz niceler şahit.

                            (Firûz) Adil Çopur

UNUTULMAZ KELİMELER

MAHLAS: Bir yazarın veya şairin, asıl adı yerine şiirde kullandığı takma isim. Geçmişte müstear isim yani gerçek olmayan takma isim kullanılır ama mahlas başkadır. Divan edebiyatı ile halk edebiyatında mahlas kullanmak, bir âdet idi. Mahlasları yüzünden bazı yazar ve şairlerin asıl isimleri unutulmuştur. Fuzûlî’nin asıl adı Mehmet, Nef’î’ninki Ömer, Nâbî’ninki Yusuf, Gevheri’nin Mustafa, Dertli’ninki İbrahim idi. Şehzâdelikleri zamanında, zamanın en büyük âlimleri tarafından askerî, siyasi, dinî ve her yönden en iyi şekilde yetiştirilen Osmanlı padişahlarının çoğunun kendilerinin yazmış olduğu şiirlerinin toplandığı bir dîvânı vardı. Şiirlerinde de mahlas kullanmışlardı. Fâtih “Avnî”, Kânûnî “Muhîbbî”, İkinci Bâyezîd “Adlî”, Birinci Ahmed “Bahtî”, İkinci Osman “Fâris”, Üçüncü Ahmed “Necip”, İkinci Mahmûd “Adlî” mahlasını kullanmışlardı. Gazel, kaside gibi divan edebiyatı şiirlerinde ve halk edebiyatının manzum türlerinde, şâirin adının geçtiği beyte “mahlas beyti” veya “taç beyit” adı verilir; bu genellikle en son beyittir.