Bir fincan kahve… Çoğu zaman elimizde, bazen dost meclislerinde, bazen de yalnızlığımızın ortasında… Ama hiç düşündük mü?
Bu küçük fincanın içinde hangi gönüllerin hikâyesi saklı?
Bugün kahve dediğimiz şey, çoğu insan için sadece bir içecek. Uykumuzu açan, sohbeti koyulaştıran, vakti dolduran bir alışkanlık… Oysa işin aslı hiç de öyle değil. Kahvenin yolu, sandığımızdan çok daha derin, çok daha manalı bir yerden başlıyor.
Yolun başı Yemen…
Orada, gecenin sessizliğinde uyanık kalmaya çalışan dervişler var. Zikirle, tefekkürle meşgul olan gönül ehli… İşte kahve, ilk olarak onların elinde anlam buluyor. Uykuya karşı bir tedbir, ama aslında kalbi diri tutmanın bir vesilesi…
Çünkü tasavvufta uyanıklık, sadece gözün açık olması değildir. Asıl mesele, kalbin uyanık kalmasıdır. İnsan bakar ama görmez; işitir ama duymaz. Kahve, o günlerde işte bu gafleti dağıtan küçük bir yardımcıdır.
Sonra yol uzar, kahve Osmanlı’ya gelir. Başta İstanbul olmak üzere şehirlerde yayılır. Kahvehaneler açılır. İnsanlar bir araya gelir. Sohbetler edilir, fikirler paylaşılır… Bir bakarsınız, kahve artık sadece bir içecek değil; bir muhabbetin bahanesi olmuştur.
Ama her şey burada değişmeye başlar.
Dergâhta içilen kahve ile kahvehanede içilen kahve aynı değildir. Biri insanı Hakk’a yaklaştırır, diğeri çoğu zaman dünyaya daldırır, derler...
Aradaki fark kahvede değil, biraz da niyettedir. Zaman geçer, dünya değişir. Kahve de bu değişimden nasibini alır. Bugün artık kahve dediğimizde akla çoğu zaman markalar gelir. Mesela zincir firmalar… Kahveyi sadece içilecek bir şey olmaktan çıkarıp bir “yaşam tarzı”na dönüştüren anlayış…
Modern kafelere bakın… Herkesin elinde bir fincan ama kimse kimseyle konuşmuyor. Aynı masada oturup farklı dünyalara dalan insanlar…
Oysa bir zamanlar kahve, insanları birbirine yaklaştırırdı. Şimdi çoğu zaman insanı kendi içine kapatıyor. Kahve mi değişti, yoksa biz mi?..
Selman Devecioğlu
Türkiye’nin gazetesi
"Türkiye" ismini ülkemden aldı,
Mayasını ihlâs harcıyla kardı,
Millî değerlere hep bağlı kaldı,
Hizmette senesi tam elli altı
Yaşanan her türlü fitne ve dertte,
Milletin yanında hem devletin de,
Hizmeti pek çoktur İslam dininde,
Kökleri bulunur öz kültüründe
Kendini satmadı hiçbir patrona,
Sâdık kaldı sahibinin yoluna,
Uyar devletinin kanunlarına,
Menfaatsiz hizmet eder yurduna
Manşetler tutarlı, milli ve yerli,
Milletin derdiyle her daim dertli,
Ahlâkı yaymada büyük gayretli,
'Bizim Sayfa'sı var pek çok kıymetli
Her daim 'huzur'un adresi oldu,
İnsafla okuyan hidayet buldu,
Tövbekâr oldu, secdeye durdu,
Nice yuva dağılmaktan kurtuldu
Elli yıl okudum, hâlâ okurum,
Gazetemde her bilgiyi bulurum,
Dostluğu, vefayı onda görürüm
Rehber olur, Hak yolunda yürürüm
Türk İslam kültürünü aktarır bize
Huzuru getirir hep hanemize
Kızmayan küsmeyen hakiki dosttur
Okuyun, dua edin bu kardeşinize…
Alaaddin Erdoğan
SAĞLIK OLSUN
YİYEBİLMEK VE İÇEBİLMEK: Derler ki, ateşi kazan (tencere) bilir, gurbeti gezen bilir, geceyi hastadan sor, çileyi çeken bilir. Bir kimsenin iştahı yerinde olup sofraya oturup şöyle ağzının tadıyla yemek yiyebilmesi ve sonra da “elhamdülillah” diyebilmesi var ya, bunu çoğumuz sıradan bir eylem zannedebiliriz. Oysa rahatsızlığının ileri evrelerinde gözü düştüğü hâlde bir lokmayı bile ağzına alamayan, alsa bile anında rahatsız olan acillik hâle gelebilen öyle hastalar var ki Allah hepsine acil şifalar versin, onları gördüğünüzde yemek yiyebilmenin ve içebilmenin ne büyük bir sağlık hazinesi olduğunu, ne büyük bir nimet olduğunu ve her lokmayı yiyebildiğimiz için Allaha hamd etmek, şükretmek gerektiğini daha bir idrak ediyorsunuz... [Cüneyt Akbıyık]

