Zaman yoruldu… Şehirler yoruldu… İnsan ise en çok kendi içinde yoruldu…
Bir vakitler akşam olunca sokakların üstüne tatlı bir sükût inerdi. Gün, yavaş yavaş omuzlarındaki yükü bırakır; evlerin pencerelerinde sarı ışıklar yanar, sofraların buğusu göğe ince ince yükselirdi. İnsanlar kapı önlerinde oturur, çaylar demlenir, sözler acele edilmeden söylenirdi. Şimdi ise gece, gündüzün devamı gibi… Işıklar sabaha kadar uyanık, caddeler sabaha kadar telaş içinde… Fakat bütün bu hareketin ortasında insanın ruhu derin bir sessizlikte üşüyor.
Çünkü modern insan dinlenmeyi unuttu. Hayır, yanlış anlaşılmasın… Uyumayı değil… Dinlenmeyi…
Bugün herkes yatağa giriyor ama kaç kişi gerçekten huzurla gözlerini kapatabiliyor? Kaç insan başını yastığa koyduğunda zihnindeki fırtınaları susturabiliyor? Kaç gönül, gecenin karanlığında kendi içine düşen gürültüden kurtulabiliyor?
Meğer insanı en çok yoran şey çalışmak değilmiş…
Dağınıklıkmış… Telaşmış… Bitmeyen yetişme hissiymiş…
Ruhun nefessiz kalmasıymış…
Tasavvuf büyükleri bu sırrı asırlar önce fark etmişlerdi. Onlar için dinlenmek yalnız bedenin uyuması değildi. Gönlün de dünyanın ağırlığından sıyrılması gerekiyordu. Bu yüzden sükûtu severlerdi. Az konuşur, çok düşünürlerdi. Çünkü bilirlerdi ki insan sustuğu vakit kalbi konuşmaya başlar.
Ne güzel söylemiş eskiler: “Gürültü hakikati boğar.”
Şimdi dönüp etrafımıza bakıyoruz… Her yer ses… Her yer acele… Her yer bir yerlere yetişme telaşı… Telefonlar susmuyor. Ekranlar kapanmıyor. İnsanlar dinlenmek için çıktıkları tatillerde bile yoruluyor. Çünkü beden başka yerde olsa da zihin hâlâ kalabalığın içinde dolaşıyor.
Oysa ruh aceleyi sevmez…
Eskiler “ışığı dinlendirmek” derlermiş lambayı söndürürken… Ne ince bir ifade… Şimdi düşününce insan hayran kalıyor. Çünkü onlar yalnız kendilerini değil, eşyayı bile yormaktan hayâ eder gibiydiler...
Selman Devecioğlu
ŞİİR
Necip Fazıl Kısakürek
Döktün gözden kanlı yaşın,
Yedin “zehrle pişmiş aş”ın,
Gediğine dâvâ taşın,
Koydun dâvâ bu diyerek
Necip Fazıl Kısakürek.
“Fildişiydi kulen” yıktın,
“Surda gedik” açıp çıktın,
“Sakarya”’yla birlik aktın,
Yüzün üstü sürünerek
Necip Fazıl Kısakürek.
“Çile” dolu hayatın hoş
Şiirlerin, sanatın hoş
Hakka çırptın kanadın hoş
Nurlu hâle bürünerek
Necip Fazıl Kısakürek
Yıktın varlıktan bendini
Taktın yokluk kemendini
Biz de sevdik "Efendi"ni
Muhabbetle, sevinerek
Necip Fazıl Kısakürek
Pervaneydin düştün hâra
Âşık oldun gerçek yâra
Sensin “Sultanü'ş Şuarâ”
Okuyoruz, övünerek
Necip Fazıl Kısakürek
Kadir Çetin
KELAM-I KİBAR KİBAR-I KELAMEST
(Büyüklerin sözü, sözlerin büyüğüdür)
Din büyüklerimiz buyurdular ki: "İmam-ı Rabbani hazretleri (kuddise sirruh) Mektûbat'ta buyuruyor ki: Bu kâinatta yaratılan her şey insanın faydasına yaratılmıştır. Ancak insanoğlu, muhtaç olduğu şeye kalbini ne kadar bağlarsa Allahü teâlâdan uzaklaşması da o kadar olur. Çok tehlikeli. Eğer gönül, yaratılanlara meylederse o fenadır. Çünkü Allahü teâlâ gönlü kendisi için yaratmıştır. Uzaklaşma artar, artar ve insan o zaman mahlûkatın en kötüsü olur. Bu yakınlık ne anlama gelir. Bu, ihlâs anlamına gelir. Allahü teâlâya yakınlık demek, ihlâs arttı demektir. İhlâs, her an cenab-ı Hakkı düşünen, O'nun sevgisiyle yaşayan ve her işini Allah rızası için yapan insan demektir.”

