Kaydet
a- | +A

"İlim ilim bilmektir,

İlim kendin bilmektir,

Sen kendini bilmezsin,

Bu nice okumaktır!.."

Modern zamanlar, Yunus Emre hazretlerinin 800 sene önce zikrettiği şu sözlerden ne kadar da uzak! Bilimin bu kadar merkeze konduğu çağlarda cehaletin zirve yapması çok manidar… Dünyada tarih boyu ve şimdi olup biteni doğru okuyamamak insanoğlunun en büyük kayıplarından değil midir? Bilimin gelişmesi hakikatte sadece şunu gösteriyor: Her zerrenin sahibi ve hiçbir şeye benzemeyen Yüce Allah'a muhtaçlık ve O'nun varlığı karşısında koca bir hiç olmanın derin teslimiyeti. Oysa öyle mi günümüzde? Bilim ve teknoloji niçin ortaya konduğu ve insanı nereye taşıdığı noktasında adı konulmamış bir ucube hâlinde. Uzaya bakınca nokta kadar gözüken hatta uzay boşluğunda zerre kadar yer kaplamadığı bilimsel olarak anlaşılan dünyada, manasız bir mücadele ve hakikatinin kenarına dahi varamamış insanoğlu! Gözler kör, kulaklar sağır... Kalpler, Sahibine (Allaha) uzak, sözler hep kuru bir bir kavga! Oysa tüm Peygamberler (aleyhimüsselam) esas itibarıyla insanın varlık gayesini ve Allahü teâlâyı tanımayı ortaya koydular. Onlara bu vazifeyi veren Yüce Yaradan başka bir şey istemedi. Her uğraş; Allahü teâlâya kullukta bir yakînin aracı olmanın dışında bir şey ifade etmez. Belki iddialı olacak ama şu anki dünyanın ahvalinin tüm özeti bu kısa yazımda. Evet, bu durumun ıstırabını inananlar olarak yaşıyoruz lakin Peygamber Efendimizin bildirdiği kıyamet yaklaştıkça olacakları bilmek de bizi bir teslimiyete götürüyor. Bu teslimiyet Allahü teâlânın takdirine...

Kul olmakla kendini tanımak, kendini tanımakla da Rabbini tanımak... Müslümanın başka meselesi mi var? Ya da olabilir mi? İslam tarihinde bu meselenin şuurunda olanlar dünyaya hükmederken ayrıca rızayı ilahinin kapısına varmışlar. Allahü teâlâ bu millete bu şuuru yeniden nasip eylesin. Malum; "dua müminin silahıdır." Mümin kadere inanan, takdirin tedbire galip geldiğini bilen ve "tedbir bizden takdir Allahtan" diyerek ne kadar mütevekkil bir ruha sahip olduğunu gösteren insandır. Böyle olduğu içindir ki atalarımız her işinde Allah’ın rızasını gözetmiştir. İlayı kelimatullah için çalıştığından da gittiği her yerde takdirle sevgiyle saygıyla karşılanmışlardır...

          Fatih Toprak-Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni

ŞİİR

         Memleketime dair

Gül kokan dağlarının ihtişamında

Güneşe kanat geren yamaçların var

Asude seyreder mehtap akşamında

Gökten yansıyan mümbit ovaların var

Mevsimlerin dingin, toprağın harbi

İkliminde efsunlu bir insicam var

Süzülmüş ince bir katman şerit gibi

Kaldır kaşlarını, özüne ahdin var

Tarihin mührü göğsünde emare

Vatana, ezana ödenmez borcun var

Al renk hilalden ruhuna bir semere

Mayalanmış kadim bir asaletin var

Kavi iman, miras atandan gelen

Şaşı bakanı şaşırtacak ruhun var

Ey ulu çınar derin kökün ezelden

Sağlam tut ki o kökünü kem gözler var…

                 Yusuf Sinan     

UNUTULMAZ TARİHLER

AYASOFYA CAMİİ: Ayasofya (Sainte Sophie) Camii, miladın 325. senesinde, Büyük Konstantin tarafından ahşap olarak yapıldı. Aryüs mezhebinde olup 408’de ölen Arkadyus zamanında yandı. Bunun oğlu Teodosyus yeniden yaptırdı. Jüstinyanus zamanındaki ihtilalde yine yandı. Bunun tarafından şimdiki bina yaptırıldı...

Jüstinyanus, 565’te ölmüştür. Bunun zamanında, zelzelede kubbesi yıkılmış, şimdiki kubbe 548’de yapılmıştır. Doğudan batıya 81, kuzeyden güneye 73, yüksekliği 57 metredir. Makedonyalı Valis (Balis-I) ve Roman ve Andronik zamanlarında tamir edilmiştir. Asıl kilise, kareye yakın dikdörtgendir. Bu alanın üzerini 24,3 m yükseklikte, 33 m çapında bir kubbe örtmektedir. Kubbede 40 tane kaburga, kubbe kasnağında ise 40 pencere vardır. Bu büyük kubbeyi taşıyan fil ayakları birbirleriyle bitiştikleri yerlerde pandantif yaparak kubbeye bitişirler. Aynı zamanda büyük kubbenin basıncını, doğu ve batıdaki yarım kubbeler toprağa taşırlar. Binanın ağırlığını taşıyan sütunların sayısı ise 107 tane olup, 40 tanesi aşağıda, 67 tanesi ise yukarıdadır. 

29 Mayıs 1453 (H. 857)te İstanbul fethedilince, Fatih Sultan Mehmet Han Ayasofya’nın camiye çevrilmesini emretmiş ve fethi takiben ilk cuma namazı burada Hocası Akşemseddin hazretleri tarafından kıldırılmıştır...

Fatih Sultan Mehmet Han, Ayasofya’yı hayratının ilk eseri olarak, kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyet ve vakfetmişti.