Pazar sabahı, önce evin küçük çocuğu, sonra büyüğü, sonra anne, en son da baba uyandı. Salona babanın girdiğini gören küçük çocuk "Baba, bugün kahvaltıyı dışarıda mı yapsak?" dedi. Anne, "Dışarıda vereceğimiz parayla kahvaltılık alsak 4-5 gün evde yeriz" dedi. Evin büyük çocuğu, "Babam fırından simit, poğaça falan alsın. Evde yiyelim. Zaten dışarıda yiyeceğimiz tüm kahvaltılıklar evimizde var" dedi. Bu fikir ailede kabul gördü.
Anne kahvaltıyı hazırlarken baba da fırının yolunu tuttu. Arabasına bindi. Kontağı çevirdiği an radyo da açıldı. Bozkırın Tezenesi Neşet Ertaş söylüyordu yanık sesiyle:
"Hep sen mi ağladın, hep sen mi yandın? Ben de gülemedim yalan dünyada..."
Bu terennüm babayı birden çocukluğuna götürdü. Babasının en sevdiği türküydü bu. Gördes'te tütün tarlasında tütün kırarken, bağırarak söylerdi babası.
Baba, asansörle evine çıkarken, beyninde hâlâ o türkü dönüyordu:
"Sen beni gönlünce mutlu mu sandın? Ömrümü boş yere çalan dünyada..."
Eve vardığında, sucuklu yumurta kokusu karşıladı babayı. Küçük çocuk koşarak sarıldı babaya.
Kahvaltıya geçildi, çaylar koyuldu. "Baba, abim yine sucukları topluyor bana kalmadı" diye söylendi. "Hiç de bile" dedi abisi. "Önümde olanları yedim ben."
Anne baba alışıktı bu tür kavgalara(!) "Kesin sesinizi de kahvaltınızı yapın" dedi baba. Eline kumandayı aldı, televizyonu açtı. Televizyonun ışığı odayı doldurdu. "Açma şunu sofrada, televizyona bakmaktan yemek yemiyor çocuklar" dedi anne. Baba dinlemedi. Önce bir magazin programı çıktı. Kanalı değiştirdi. Bir kanalda haber denk geldi: Filistinli çocuklara yapılan zulüm haberi veriliyordu... Baba televizyonu kapattı. "Çocukları neden öldürüyorlar baba?" dedi küçük çocuk. Baba sustu. Çayını yarım bırakıp balkona çıktı. Buğulu gözlerle belirsiz ufuklara daldı gitti...
İsmail Aybey-Manisa
ŞİİR
Dinle!
Biri bir şey diyorsa dur, bi düşün ne diyor.
Doğru mu dedikleri neden ısrar ediyor.
Hor görme hiç kimseyi, onu kim söyletiyor?
Söyleyene değil söyletene bak...
Kendi başına iş yapma, kendi başın yakarsın.
Kafan dikine gitme, burnun üstü düşersin.
İnadı bırak dinle, işin gücün rast gelsin.
Söyleyene değil söyletene bak...
Kafanı kurcalayan şeytanın vesvesesi
Durmadan konuşuyor, dersin kalbimin sesi
Dile döküp söylersin, oysa onun hilesi
Söyleyene değil sen söyletene bak...
Bir bilene sor, derler bin bilsen de hayatı
Sor ki binlerce olsun, bırak sen şu inadı
Sual sormamaya sebep nefsinin ihtirası
Söyleyene değil sen söyletene bak...
İşin ehli emin kişiyle istişare edilir
Ona kulak verilip onun sözü dinlenir.
Mümin olan mümine elbette güvenir
Söyleyene değil sen söyletene bak...
Kararsızlık içinde kalmana gerek yoktur.
'Neden düşünüyorsun?' istişare et kurtul!
Sormaktan çekinme hiç en akıllı yol budur.
Söyleyene değil sen söyletene bak...
Rumuz: Gölge
TARİHTEN BİR YAPRAK
İMARETLER: İslâm memleketlerinde, bilhassa Osmanlı Devleti zamanında medrese talebelerine, fakirlere ve her isteyene Allah rızası için bedava yiyecek dağıtmak üzere kurulmuş aşevleriydi. İlk zamanlarda birçok hayır işinin yapıldığı bir kurum olan imaretler, sonraları sadece yiyecek dağıtılan yerler hâline gelmiştir. Her imaretin, sanat tarihi bakımından da bir değeri vardır. Osmanlılar, fethettikleri yerlerde, câmi, hastane, medrese, kervansaray, köprü, han, hamam ve çeşme gibi sosyal müesseseler yaparak, şehirleri kendilerine mâl ettiler. Osmanlılarda ilk imareti, 1336’da kuran Orhan Gazi, müessesesinin açılışını yaparak fakirlere kendi eliyle yemek dağıttı. Osmanlıların son zamanlarına kadar devam eden bu müesseselerin yerine sonradan aşevleri kuruldu...
İmaretlerde otuz binin üzerinde kişiye yemek verilirdi. Ayrıca mevki ve makam sahiplerinin sarayında da fakirler için yemek çıkarılırdı. Günümüzde bu durumu devam ettiren bazı vakıf müesseseleri de bulunmaktadır. [Rehber Ansiklopedisi]

