BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Ya bu deveyi güdeceksin...

Üç yıl önce bir yönetmelikle Radyo Televizyon Üst Kurulu'na internet ortamında yapılan çevrimiçi yayınları denetleme yetkisi verildi.
Kurul, şubat ayında ilgili kuruluşlara lisans alma çağrısında bulundu.
Fakat Alman Deutsche Welle (DW) ve Amerika'nın Sesi (VOA) karara uymadı.
Neticede geçen hafta iki siteye mahkeme kararıyla erişim engeli getirildi.
Fondaş basın "Türkiye'de yabancı medyaya sansür uygulanıyor. Hükûmetin beğenmediği haberlere müdahale edilecek" diye feryat etti.
Oysa BBC Türkçe, Independent Türkçe, Euronews Türkçe, Sputnik Türkiye, özgürce faaliyetlerini sürdürüyorlar. Zira yazılı içerik üretenler yönetmelikte kapsam dışı bırakılmıştı.
"Ya bu devletin kanunlarına uyup yayın lisansı alacaksın ya da diğerleri gibi sadece yazılı içerik üreteceksin!"
Denilen bu. Haklı mı haklı. Öyle ya, devletin bir işleyişi var.
Nitekim toplam 63 medya kuruluşu internet TV için RTÜK'ten lisans almış.
Bunlar arasında Amazon Turkey, BluTV, Disney, Exxen, NTV, Uçankuş TV gibi platformlar da var, Trabzon ve Şanlıurfa gibi Anadolu şehirlerinde yayın yapan bazı yerel kanallar da...
Fakat yine de bu yasak anlamsız. Neden?
Çünkü; söz konusu internet siteleri YouTube gibi mecralarda lisans almadan, sınır tanımadan ve ahlakî endişe duymadan her türlü yayını yapabiliyor. İçeriklerini Twitter gibi diğer platformlardan paylaşabiliyor.
Kendi internet sitelerinde videolu haber bülteni hazırlasalar ne olur, hazırlamasalar ne olur?
Nitekim istatistiklere göre toplam trafiğin yüzde 3 gibi küçük bir kısmı site kaynaklı. Trafiğin büyük kısmı sosyal medyadan geliyor. Kaldı ki kısıtlama gelince bu iki platforma girişler artmış. Çünkü birtakım uygulama ismi vererek takipçilerine yasağı nasıl delecekleri yönünde yol yordam gösterdiler. Kendi ülkelerinde böyle bir şey yapsalar neyle karşılaşırlar, tahmin etmek güç değil. O ayrı bir mevzu.
Ama internet içeriklerinin konvansiyonel medyadan ayrı değerlendirilmesi gereken bir mesele olduğu açık...
 
 
Zafer mi hezimet mi?
 
Madrid'de geçen hafta yapılan NATO toplantısı kritik öneme sahipti.
İsveç ve Finlandiya, bundan böyle terör örgütlerine destek vermeyeceğini, Türkiye de bu durumda iki ülkenin NATO üyeliğinin önündeki blokajı kaldıracağını taahhüt etti.
Batı basınının "Erdoğan'ın zaferi" diye duyurduğu gelişmenin içerideki yansıması ise beklendiği gibi farklı oldu.
Hükûmete yakın medya "istediğimizi aldık" manşetleriyle çıkarken muhalif medya "taviz verdik" dedi.
Yahu bir şey nasıl hem zafer hem hezimet olabilir!
Ama bizde olabiliyor işte.
Türkiye diplomatik anlamda önemli kazanımlar elde etti. Bu aynı zamanda ülkenin başarısı.
Muhaliflik böyle olmamalı.
Muhalefet, "karşı gelen, aykırı düşünen" demektir. Muhalefet eden "hilaf" eder. Hilafın bir başka anlamı ise "yalan"dır. Sanıyorum bizim muhalifler, kelimenin ikinci anlamına karşılık geliyor!..
 
 
Yalan yalanı besler
 
Çin'de bir ev hanımı, dünyanın en büyük internet ansiklopedisi Wikipedia'nın Çin versiyonuna yüzlerce makale yazmış.
Gerçekte yaşanmamış şeyleri uydurup uydurup tarihî olay diye millete yutturmuş.
Bilhassa Rus tarihiyle ilgili çakma siyasi figürler ortaya atmış. İşin acı yanı, palavralara onlarca akademisyen atıf yapmış.
Yıllar sonra herzesi deşifre edilen kadın "Yalan yalanı besledi. Akademik bir çevre benim yüzümden dağıldı. Sebep olduğum sorunu telafi etmek zor, bu yüzden belki de kalıcı bir yasak tek seçenek!" diyerek özür dilemiş.
Yani "çekin fişi" demiş özetle...
Sürekli manipülasyon ve yalanın üretildiği ve bunların kar topu gibi büyüdüğü bir yerde hakikati nasıl bulacağız?
Sanıyorum gelecek nesillerin en büyük dertlerinden biri bu sorunun cevabını aramak olacak!
 
 
 
Millet olma şuuru!
 
Haftalardır asgari ücretle yatıp kalkıyorduk. Geniş bir kitleyi ilgilendiriyordu. Bu yüzden her gün sayfamızın bir köşesinden "zam beklentisi" haberi verme ihtiyacı hissediyorduk.
Sonunda 5.500 lira diye açıklandı, murada erdik. Bugün de memur maaş zammı belli olacak. Onun da rüzgârı iki gün sürecek.
Bu şartlarda maaşlara zam kaçınılmazdı ama bize zamdan önce millet olma şuuru lazım...
Kütüphaneyi karıştırırken buldum. Eski Başbakan Bülent Ecevit'in hatıralarından not almıştım. Altmışlı yıllarda eşiyle bir süre Londra'da kalan Ecevit, İngiltere izlenimlerini şöyle anlatmış:
"İkinci Dünya Savaşı yeni bitmişti ve İngiltere'nin ekonomik sıkıntıları çok büyük ölçülerdeydi. Birkaç yıldan beri, her şey karneyle veriliyordu ve çok sınırlıydı. Bir iki karaborsa yiyecek dükkânı vardı, sadece yabancılar giderdi ama İngilizler gitmezdi. Su kıtlığı da vardı. Darlığı olan bir ihtiyaç maddesinin sıkıntısına herkes şikâyetsiz katlanırdı. Toplum bilinci ve dayanışmayı keşfetmiş bir halkın, savaş sonrası sıkıntılarını nasıl birlikte ve sosyal adalet anlayışı içinde göğüsleyebildiğini yakından gördüm..."
İşte millet olma şuuru budur! Aynı İngiltere bugün de öyle midir bilemiyorum. Bizde mal varken; markette ayçiçeği yağı için şeker için birbirini ezdi insanlar. Tutturabildiğine yapılan fiyatlamalar enflasyonu delirtti. Tamahkârlık ve ahlakî yozlaşma, yıl ortasında bütçe hazırlattı, asgariye ara zam yaptırttı.
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
629247 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/fatih-selek/629247.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT