BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Yalandan kim ölmüş?

İrfan Özfatura
Facebook

Bak Sevil kurdele takmış sen okumayı sökemedin hâlâ. Sevil kibar tabii, bir şey verildi mi teşekkür  ediyor insana. Sevil hayat bilgisinden âlâ almış, seninki niye orta?

Yok bu kızı yolacağım parça parça. Nitekim bir gün saçlarından yakalıyorum, savur o yana, savur bu yana. Elimden zor alıyorlar. Yanakları tırmık içinde, kolunu nasıl ısırmışsam diş izlerim çıkmıyor haftayla.
Yüzüme endişeyle bakıyorlar. “Durup dururken niye kudurdu ya?”
Ha söylemeyi unuttum, kendisi teyze kızım olur bu arada.
İlk mektep bitti, şehadetnamemizi almış anneanneme gitmişiz.
-Aferin kızlar. Söyleyin ne alayım size?
Ben oje, ruj, allık istiyorum sonra maskara.
O pergel gönye minkale istiyor, bir de tarih atlası. Pek de mahzun durur “yani” diyor “olursa...”
İşte farkımız. Başka şey söylememe gerek var mı acaba?
İsimlerin insan üzerinde tesiri mi var bilmem. Onun adı Sevil, seviliyor, benim ki Serpil, serpildim erken yaşta. Boy pos bende, kaş göz ben de. Ama herkes ona hayran.
Lise de aynı sınıfta okuyoruz, ben vasat bir talebeyim o iftiharlıklar arasında. Sene sonu kürsüye çağrılır daima.
Neyse eczacılık istiyordu, kazanıp gitti İstanbul’a, ben hiçbir yeri tutturamadım kaldım mı kasabada.
Sonra döndü geldi, kırık dökük bir eczane açtı kuytuya.
Ben o sıra kuaförde çalışıyorum, kadınların kaprisinden yılmışım canım burnumda. Öğle ister yaparsın beğenmez, böyle ister yaparsın beğenmez. Bir gün patladım “sen kendini prenses mi sanıyorsun kokona?”
Meğer müşteriye öyle söylenmezmiş, kapıyı gösterdiler kibarca.

BİRLİKTEN KUVVET DOĞAR

Sevil duymuş, geldi. “Serpil ister misin birlikte çalışalım? Benim dükkânım senin dükkânın, gel omuz ver bana.”
“He” dedim, ne diyeyim. Şimdi hakkını yemeyeyim işim rahat, iyi de para veriyor.
Yıl doksanlar mı hatırlamıyorum belki daha fazla. Bildiğim cep telefonu yayılmamıştı daha. O zamanlar bi eczane daha var kasabamızda. Daha mevki yerde ama bizim kız iyilik perisi olduğu için müşteriler hep bizim kapımızda. Serum takıyor, iğne yapıyor, dikiş atıyor bildiğin atom karınca.
Eli hafif herkes ona koşuyor. Sanki acil servis, gün boyu pansuman, ortalık kan revan.
Bi de temizlik delisi, hijyen, hijyen, hijyen, hiiç bakmaz masrafa. Diğerleri bir enjektörü yüz kere kaynatır, aletler kireç bağlar.
Bizimki plastik enjektör getirtir, kullandığını çöpe atar. Yok hepatit B virüsleri saldırgan oluyormuş da filan.
Kasabamızda diş hekimi yok, miniklerin sallanan dişlerini çeker pamukla. Biraz etil klorür sıkıp dondurur çıt diye koparır, sıkıştırır ufaklığın avucuna. Başını okşar, haydi ablam. Para mı? Asla.
Geçen şehirden bir hasta geldi. Cildiyeci hususi bir mahlul (solüsyon) istemiş. Yok ondan bu kadar cc, şundan şu kadar miligram. Kime gitse biz uğraşamayız demiş, adam atlamış gelmiş buraya.
Bizimki oturdu, tarttı, tokmakla, ezdi, eritti, karıştırdı yaptı. Çok da memnun kaldılar.
Bitiremediğin işi ona ver unut, yani öylesine de çalışkan.

SIR KÜPÜ RESMEN

Gelelim ince işlere: Bizim kapımızı doğru dürüst dünürcü çalmadı daha, Sevil için yanıp tutuşuyorlar, artık ne buluyorlarsa o sıskada.
Peki evlense ya.
Mevzu oraya geldi mi 1-2-3 tıp. Sır küpü, dilini yutuyor âdeta.
Susuyor beni de çatlatıyor.
Bir bildiği var elbet. Eğer kulağıma gelenler doğruysa bunun bir sözlüsü varmış İstanbul’da. Hatta rahmetli babası, “Tamam, benim rızam var” demiş, gidip nikâhlarını kıydırmış, “Şimdi gezip dolaşırsınız günaha girmeyin boşuna.”
Biz oğlanı ne gördük ne tanırız. Aylar evvel bir mektup geldi o kadar... O da eski adrese yazılmış, postacı tanımasa getirmeyecek kapıya. Zarfı nereye sıkışmışsa sıkışmış hırpalanmış. Gönderen kısmı yağ içinde kapkara. Yani arasan bulamazsın bi daha.Çocuk İngiltere’de master mi yapacakmış ne? Beklediği burs çıkınca, sen tut apar topar Londra’ya...
Eee artık bizim kızı tanımaz. Hem ne işi var bu sefil bozkırda... Kim bilir kimler dönüyor etrafında?
Hoş bizimkinin de öyle ahım şahım bir yanı yok. Kara kuru bir şey, tövbe tövbe başının örtüsüne bir şey demiyoruz ama insan bir kot, tunik spor ayakkabı giyer, kafasına bir güneş gözlüğü iliştirir di mi ama. Bu aynı anası gibi örtünüyor eşarbı sıkıp sallandırıyor çene altında. Sanki silik soluk olmaya çalışıyor inadına. Koy önüne bi sepet yumurta, otursun köylü pazarında.
Ama delikanlıdır bak, ölür de sözünden dönmez. Güven ona, arkana bakma.
Doğrusu beni de iyi yetiştirdi, sanat sahibi yaptı bu yaştan sonra. Artık kalfa oldum sayılır. Reçete okumaya alıştım, zaten antibiyotikler bir dolapta, analjezik, antienflamatuar kendi raflarında. Pat pat pat kutuları buluyorum dakkada.
Kasaba hekimleri çok çok on kalem ilaç yazar, vakalar alışıldık, boğaz ağrısı, ateş, ishal, kusma. Yaşlıların mide şikâyeti bitmez, bir de şeker, siyatik, romatizma.
Tansiyon ölçmeyi de öğrendim, küpe içinkulak da delebiliyorum bu arada. Ama bizim kız kesinlikle para aldırmıyor. Bunlar ikram vatandaşa.

İKRAM ETMEYİ SEVİYOR

O ikram, bu ikram, iyi de dükkân sahibi kapıya dayanıyor aybaşında.
İlaç filan hikaye, asıl para allıkta pullukta.
Bir kremin, şampuanın reklamı çıksın mahalle dilberleri koşuyor dükkâna. Gel kozmetiğe girelim diyorum, ilgilenmiyor. Aklı fikri mesleğinde, kendini sağlık bakanı sanıyor haspa!
O sabah dükkânı açtım, geçtim oturdum koltuğa. Bizim kız eczacılar odasına evrak mı verecekmiş ne, 9.30 arabası ile şehre gitti, dükkân bana emanet evelallah.
Saat 10’a doğru bir genç geldi. Tipi şehirli, belli yabancı buralara. Tel gözlüklü, geniş omuzlu, uzun boylu. Lacivert bir oduncu gömleği giymiş, toz mavi bir hırka atmış omzuna. Yünün mavisi gözlerine vurmuş, çakır çakır bakınıyor.
Hastanın ilaçlarını seçiyorum güya, gözüm onda.
-Ablacım şişeyi sallıyorsun, bak içinde kaşığı da var. Sabah akşam birer ölçek veriyorsun çocuğa. Sonra keçeli kalemle “sabah 1 / akşam 1” yazıyorum kutuya.
-Bunlar vitamin, bunlar da ağrısı oldukça ...
Kutuları poşete koyup uzatıyor, dönüyorum yabancıya, “Buyurun siz ne istemiştiniz?”
-Burası Sevil Hanım’ın eczanesi mi?
-Evet.
-Ah sorduğum şeye bak, resmi zaten duruyor duvarda. Kendisi nerede acaba?
Bu o! Kesin o! Sevimli bir genç, gülünce gamzeleri derinleşiyor. Sevil’i yanına koyuyorum ı ıh yakışmıyor. Bizimki ayaklarının üstünde dikilse yine kısa kalır yanında.
Evlenseler yazık olacak çocuğa. Nasıl bir kıskançlık girdabına kapılıyorum anlatamam. Yok kızım, yedirmem onu ben sana!
“Ben ablası sayılırım” diyorum, “bu günlerde biraz telaşesi var da. Düğün hazırlıkları kolay olmuyor tabii. Alışveriş, gelinlik, mobilya. Bugün şehre indiler davetiye bastıracaklar. Aaa birden açıldım, sizinle tanışmadık oysa.”

ÇOCUK ÇOK BOZULDU

Çocuk bozuluyor, kırık dökük hecelerle “Ben fakülteden arkadaşıyım” diyor, “İstanbul’dan.”
-Buyurun oturun şöyle, bir şeyler ikram edeyim. (Megafona basıyorum) Hamdi Abi iki çay... Ay kusura bakmayın söylemeyi unuttum, limonatası da güzel olur, serin serin iyi gider bu sıcakta. Eğer açsanız poğaça getirteyim, bakın böylesini İstanbul’da yiyemezsiniz, safi tereyağ...
-Teşekkür ederim bi’ çay alayım kafi.
-Akrabam diye söylemiyorum ama Sevil iyi kızdır, mutluluğu hak ediyor fazlasıyla.
Damat da yabancı değil, bizim beyin kardeşi. Uzun zamandır peşindeydi, Sevil çok nazlandı ama oğlan pes etmedi, tuttu kopardı sonunda. Traktör ticareti yapıyorlar, bakım onarım, yedek parça. Bu iş iyi kazandırır buralarda. Zaten köklü aile, civarda tanınıyor. Abisi belki de bu seçimde adaylığını koyacak.
-Abisi derken sizin beyiniz mi?
Çevir kazı yanmasın, yalanın sonu yok ya. “Yok” diyorum, “büyük abisi, bizim bey, maarifte müfettiş, n’apsın işte mektep mektep dolaşıyor.”
Birden çocukların tatilde olduğu geliyor aklıma. Neyse ki onun ilgilenecek hâli yok detaylarla. Devam ediyorum: “Damadın evi var ama yeni gelin girecek diye eşyaları yeniliyor. Perdeler filan solmuş tabii, bence de gerekiyor... Peki ya siz? Tanıyabilir miyiz acaba?
-Ben öyle becerikli biri değilim, iki yıllık eczacıyım bir kutu aspirin satamadım daha.
Nasip, kısmet işte... Her şey istediğiniz gibi gitmiyor hayatta.
Bardağındaki son yudumu alıp tabağa bırakıyor, ayağa kalkıyor.
-Kalın misafirimiz olun, bak Sevil de döner akşama.
-Yok ben müsaade isteyeyim. Şuradan bir kartınızı alıyorum mahsuru yoksa.
-Aaa ne münasebet, tabii alabilirsiniz.
Kim aradı diyeyim bu arada?
-Siz hiç bahsetmeyin, gerekirse ben konuşurum. Telefon numarası yazıyor nasıl olsa.
Oğlan çıkıyor, ben de şaşıyorum performansıma. Nasıl da senaryolar yazdım ardı ardına. İster misin bizim kız farkına varsın.
Ne çakaldır o, kül yutmaz hayatta.

BAŞLADIM TAKİBE

Ani bir kararla dükkânı kilitleyip çocuğun peşine takılıyorum. Dedektif gibi sine sine duvarlara.
Genç adam mütereddit, bir ara durup dönmeli oluyor, sonra devam ediyor yoluna.
Bir iki zikzak çizip garaja geliyor sonunda.
Seyyarlar, sepetler, bavullar. Muavin tavan bagajına çuvalları bağlıyor. Kamyondan bozma otobüs hırıl hırıl hırlıyor peronda.
Müşteriler asabi. Yazıhaneciye çıkışıyorlar: “Bak 9.30 arabası arızalı dedin bekledik, sesimiz çıkmadı. Ama bunun da tadı yok, kara kara duman atıyor. “
-Ya abim sen merak etme Pakistan’a bile gider, ne güçlü motor var biliyon mu onda.
Kâhya elinde listeyle otobüse yürüyor.
“Evet on buçuk arabasından biletliler lütfen koltuklara!”
Genç eczacı açık camdan şoföre sesleniyor
“Beyefendi ben de gelebilir miyim acaba?”
-Maalesef abim araba dolu.
-Ayakta filan da olurdu icabında.
-Alırdım da, şoseye çıkınca polis çevirme yapıyor.
-Peki sonraki araba?
-Akşama.
-Gitsem iyi olacaktı ya.
Şoför başını camdan uzatıp elinin kenarıyla ağzını kapatıyor. Bir kişilik yer var ama bayan yanı. Siz bir rica edin bakalım, yerini değiştirmeye razı olursa. Hani biz söyleyince adımız paragöze çıkıyor da.
Çocuk arka kapıdan biniyor, öne doğru ilerliyor. Aaa o da ne? Bizim Sevil oturmuyor mu bahsi geçen koltukta. Birden ayağa fırlıyor, ikisinin de gözleri büyüyor, yüzleri gülüyor, çığlık attıklarını duyar gibiyim. Yönetmen olsam ağır çekim yapardım burada.
Düğün daveti, traktör ticareti, mebus adayı, maarif müfettişi, sararan perdeler, yeni mobilya...
Ve mum tabii. Yalancıya.
Tüh be. Yatsı bile olmadı daha

  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
625563 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/irfan-ozfatura/625563.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT