BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Zuhr-i âhir namazına müdahale!

CUMA DİVANI
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Facebook
Kıymetli dostum Ebubekir Sofuoğlu Bey her cuma günü sosyal medyada şöyle sesleniyor:
“Ne oluyor yahu! Cemaat camide, imam müezzin ortada yok! 1400 yıllık cuma namazını neden değiştiriyorsunuz?” 
Evet, imamlar cuma namazında farzı veya akabinde son sünneti kıldıkları gibi hemen dua edip çıkmaya başladılar. Böylece zuhr-i âhir namazını kaldırdılar. Kimin ne namazını kılıp kılmayacağına karışacak değiliz. Fakat 1400 yıldır kılınmakta olan bir namazı tek komutla kaldırtmanın maksadı nedir? Elbette dinimiz üzerinde oynanmak istenen oyunlara karşı dikkat çekmek vazifemizdir.  
Bundan yıllarca önceydi. O zaman asistan şimdi ise bir üniversitede profesör olan bir talebemle Kayseri’de cuma namazı kılmıştık. Namazdan sonra ben tesbihi elime aldığımda müezzin tesbih dualarını okutmadan doğrudan duaya geçti. Önce cenaze namazı var zannetmiştim. Maalesef saatlerce dayısı, amcası gelecek diye cenazeyi bekletenler ne hikmetse camide iki dakika bekletemiyordu?
Her neyse cenaze namazı da göremeyince dostuma sordum:
“Hayırdır. Burada tesbihler çekilmiyor mu?”
Dostum; “Abi, buraya zamanında bir müftü gelmiş. Kayseri halkı tüccardır. İşlerinden ticaretinden geri kalmasın. Onun için tesbihatı kaldıralım demiş. Fetva vermiş. Onun için cumaları tesbihat çekmezler”, dedi.
“Allah Allah! İsteyen, işi acil olan zaten çıkıp gidiyor. Zorla tutan yok. Peki, imam ve müezzinler de mi tüccar oldu? Şimdi biz de mi tüccarız? Niçin ibadeti yapmak isteyeni çok kıymetli bir sünnetten mahrum ediyorlar?” demiştim.
Din görevlileri İslam’ın farzlarını sünnetlerini öğretmek ve yapılmasını sağlamak için varlar, bıraktırmak, yaptırmamak ve unutturmak için değil.
Kayseri Müftüsünün tesbihatı kaldırması gibi FETÖ’nün Diyanet’te güçlü olduğu dönemde sıra namazlara gelmişti. Zira son yıllarda bazı camilerde pilot bir uygulama ortaya çıkmıştı.
Asırlardır cuma namazında kılınan zuhr-i âhir namazı ve akabinde iki rekatlik vaktin sünneti görevlilerce kılınmamaya başlamıştı.
Son zamanlarda bunun neredeyse bütün camilerde tam olarak uygulandığını ve hatta bu konuda birtakım talimatlar gittiğini görmekteyiz.
Öyle ki, siz zuhr-i âhir namazına başlarken müezzin tesbihata başlıyor. Hatta bazı yerlerde iki rekât farzdan sonra geçiliyor. Böylece cemaat namazda imam dışarıda gibi garip bir hâl ortaya çıkmış durumda!
Elbette biz bu yazıyı yazdığımızda Diyanet’in konu ile ilgili fetvaları gözümüzün önüne konacak, minareyi çalan kılıfını hazırlar, misali gerekçelerini söyleyeceklerdir.
Bu sebeple bendeniz de Diyanet’in fetvasına baktım.
Öncelikle şunu ifade edeyim ki Diyanet’in dinî bir meselede kafasına göre bir fetvası olamaz. Diyanet hangi mezhebe göre ise o mezhebdeki müctehid İslam âlimlerinin hükümlerini söyler, fetva neye göre verildi ise onu nakleder.
Yoksa Diyanet kendisini bir mezhep yerine mi koymaktadır? Şayet öyle ise biz de bilelim ve ona göre sözümüzü söyleyelim.
Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığı’nın sitesine konulan zuhr-i âhir ile ilgili yazı veya sözde fetva, tam bir cehalet numunesidir! Zira böyle cahilce bir ifadeyi bir ilim adamının veya din adamının yazması mümkün değildir.
Dolayısıyla ancak dini bozmayı hedef alan kişi veya kişiler bu ifadeleri kullanabilir.
 
 
DİYK Başkanlığının mezhepleri yok sayan fetvası
 
Nitekim zuhr-i âhir hakkındaki hükümden can alıcı cümleleri değerlendirelim. Mesela:
“Bazı İslam bilginleri, bir yerleşim biriminde birden fazla yerde cuma namazı kılınmasının sahih olmayacağı ihtimaline binaen, o günkü öğle namazının ihtiyaten kılınmasını önermişlerdir” denmektedir.
Birincisi İslam bilgini ile müctehid âlimler arasındaki farkı belirtebilirler mi?
Bunlara göre Yaşar Nuri Öztürk, Mustafa Öztürk ve Zekeriya Beyaz da bir İslam bilginidir. Bunları mezhep imamlarımız ile bir mi tutuyorlar acaba?
İkincisi ictihad etmek ile önermek arasındaki farkı ortaya koyması lazım. Diyanet'te bu fetvayı yazanlar müctehid âlimlerin ictihadlarını, isteyenin yapıp isteyenin yapmayacağı bir tavsiye bir öneri olarak mı görmektedir?
Yine fetvada “Zuhr-i âhir adıyla dört rekât olarak kılınan bu namaz, cuma namazına dâhil değildir. Hazreti Peygamberden ve ilk dönemlerden gelen rivayetler arasında bu isimle kılınmış bir namaz yoktur”, denmektedir.
Şu ifadeyi yazan, zuhr-i âhir namazını cumadan başka bir yerde, kılınız diyen bir tek rivayet gösterebilir mi? Cumadan başka hangi günde ve cuma namazından başka hangi namazda zuhr-i âhir namazı kılınması ibaresi vardır? Yüzlerce İslam âliminin eserini okuyup da böyle cahilce bir ibare yazmak nasıl bir mantıktır!
Peygamber efendimiz ve ilk dönemlerden gelen rivayetler arasında bu isimle kılınmış bir namaz yoktur ibaresi ise sinsiliğin zirvesidir.
Bu ifade cuma namazının vücub şartları ile eda şartlarını bilmiyorum, demektir. Böyle cahil bir kimse nasıl fetva yazar akıl almıyor!
O zaman soruyorum: Peygamber efendimiz ve ilk dönemlerden gelen rivayetler arasında hangi camilerde cuma namazı kılınıyordu?
Buyurun cevap veriniz! Açıklayınız! Yazınız! Bunu açıkladığınız an mesele aydınlanacaktır.
Ebû Dâvud’un rivayetine göre, “Medine-i Münevvere’de Resulullah efendimizin mescidiyle beraber dokuz mescid vardı ve her bir mescidin ahalisi Hazreti Bilal’in ezan sesini duyabiliyorlardı (beş vakit namaz için). O zaman Resulullah efendimizin mescidi dışındaki hiçbir mescitte cuma namazı kılmamışlardır.” Evet, Selefi salihin devrinde köylerde cuma namazı kılınmadığı gibi şehirlerde de birden fazla yerde cuma kılındığı sabit ve vaki değildir. Onun içindir ki tekrar öğleyi kılmaya lüzum tabii ki kalmazdı.
Dolayısıyla Resulullah ve sahabe döneminde cuma namazının sıhhat şartlarına tam olarak riayet edildiğinden zuhr-i âhir namazı kılınmamıştır.
Cuma namazının sıhhat şartlarından biri olan cuma kılınacak yerin şehir hükmünde olması ve bu bağlamda bir şehirde birden çok camide cuma kılınıp kılınmayacağı meselesi zuhr-i âhir için hem Hanefi mezhebinde hem de diğer mezheplerde ana sebep olarak ortaya çıkmıştır.
Zira İslam âlimlerince cuma namazının şehir olan yerde yalnızca bir camide kılınmasının asıl kabul edilip, ancak bir cuma camisi dolduğunda ikinci bir cuma camisine ruhsaten izin verilmesi cuma namazının sıhhat şartları etrafında titizlikle uygulanan bir kaide olmuştur.
İşte Peygamber efendimiz ve Eshabı zamanından sonra cuma namazının eda şartlarında bazı değişikliklerin vukuu, zuhr-i âhir namazının kılınmasını gerektirmiştir.
Nitekim zuhr-i âhir namazı kılınmalıdır diyen müctehid âlimler cumanın sıhhat şartları tahakkuk etmediği müddetçe cuma namazına “kılındı” hükmünü vermek doğru olmaz demiştir. Dolayısıyla zuhr-i âhir de şer’an sabit olan şartlar tamam olmadığından dolayı kılınmaktadır.
Nihayet Diyanet fetvasında, zuhr-i âhir namazının gerekçesi ile nihayetindeki hüküm ifadesine bakınız:
“Gerekçesi, birden fazla camide kılınan cuma namazlarından ilk önce kılınanın geçerli olacağı, diğer camilerde kılınan namazın ise geçersiz olabileceği varsayımıdır. İşte bu şüpheli durumdan kurtulmak için, içinde bulunulan cuma vakti kastedilerek ihtiyaten, zuhr-i âhir yani 'vaktine ulaşılıp da eda edilemeyen son öğle namazı' niyeti ile dört rekâtlık bir namaz kılınması bazı âlimlerce uygun görülmüştür. Fakat böyle bir varsayıma mahal yoktur.”
Evet, bu DİYK üyelerine göre âlimlerin içtihadı “varsayım” oluyor, kendi hükümleri ise kesin bir ifade ile “varsayıma gerek yoktur.”
“Bülbüllere emir var lisan öğren vakvaktan...” dercesine fetvalar artık böyle mi tespit olunacaktır. Bu akıl almaz ifadeler DİYK Başkanlığı’nın dört mezhebi kabul etmediğini gösteren bir hareket tarzı değil midir?!.
“Ne günlere kaldık ey gazi hünkâr” mı diyelim?
Diyanet bin dört yüz yıldır kılınmakta olan bir namazı, varsayım kabul ederek, gerek yok deyip bir çırpıda kaldırıyor.
İki üç tarih profesöründen başka neredeyse çıt çıkmıyor! Binlerce ilahiyat hocası ölü taklidi yapıyor.
DİYK üyelerine sadece bir tezi önereceğim.
“Cuma Namazı ve Zuhr-i Ahir Meselesi” adıyla bir tez hazırlayan ve Ehl-i Sünnet mezhep âlimlerine göre meseleyi en geniş haliyle tahlil eden Rahmi Küçük,  sonuç olarak zuhr-i âhir namazının kılınması gerektiği hükmüne varmıştır. Aday tezini, Prof. Dr. Abdülkerim Ünalan, Dr. Öğretim Üyesi Ahmet Efe ve Dr. Öğretim Üyesi Abdullah Tırabzon’un da bulunduğu jüri karşısında savunmuştur.
Size göre ise konu henüz deneylerle yeter derecede doğrulanmamış bir faraziye öyle mi?
Ey DİYK üyeleri! Siz hangi deneyleri yapmaktasınız söyler misiniz?
 
 
TEFEKKÜR
 
Söylemekten söz uzar artar emek
Söyleyenden dinleyen ârif gerek
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
619868 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/prof-dr-ahmet-simsirgil/619868.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT