BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Bitmez tükenmez hayaller kuruyordu bu yaşta!..

 
“Küçük soğuk köyden, büyük sıcak köye gelmişiz” dedi, etrafını seyre devam etti Ali.
 
Kargaların, kaşla göz arasında çocuğun elinden ekmeği kapıp havalanmaları bir oldu. Yiyecek kapma yarışı bu sefer havada devam ediyordu. Bir lokma için kargaların kanat çırparak koşuşturmalarını heyecanla takip etti. Ağlayan çocuğun üzerine konup kalkan sinek sürülerinin ardı arkası kesilmeyecek gibiydi. “Bizim köyden bir farkı yokmuş burasının da. Güneş, gökyüzü, yollar, basit evler, ağaçlar, kediler, köpekler, horozlar, tavuklar, böcekler hep aynı” diye söylenerek salya sümük hıçkıran çocuğun yanına gidip onu teselli etti, saçlarını okşadı, susturdu. Burada sadece koyun ve inek sürüleri görünmüyordu, onun dışında bütün hayvanatın her çeşidi vardı… “Küçük soğuk köyden, büyük sıcak köye gelmişiz” dedi, etrafını seyre devam etti Ali.
Bahar mevsiminden mi her taraf zümrüt gibi... “Bizim oralar kadar yeşil, bir o kadar da güzelmiş meğer” dedi, kendi hâline güldü. Daha bir görmede “güzel” demek de nereden çıkmıştı? Babası bir gün ona; ani karar vermenin, anlamadan dinlemeden kabul ve reddetmenin, ön fikirlilik ve şartlanmışlık olduğunu ve yanlışlığını uzun uzadıya anlatmamış mıydı? İyi ve kötü olduğuna karar vermek için henüz erkendi.
           ***
Çok çok idealleri, hedefleri vardı, bitmez tükenmez hayaller kuruyordu o. Dışarı çıkan, şehir merkezine gidip gelirken yorulanlar, çantaları sırtında belki de yakında arkadaşları olacak talebeler, ihtiyarlar; biraz istirahat etmek için bu taşların üzerinde soluklanıp sıra sıra dizili ağaçların koyu gölgesinin ferahlatıcı havasından istifade ederek sohbet ediyorlardı. “Ben hem çok gencim, hem kimseyi tanımıyorum, hem de...” aklına ne geldiyse gerisini getirmedi…
Babacığı, elinde bir poşet dolusu ekmekle fırından dönerken biricik evladıyla göz göze geldi. Sağlıklı, oldukça neşeli görünce pek sevindi. Biraz da şaşırmıştı. Nasıl şaşırmasın ki, kaç gündür yataklara mahkûm olmuş ciğerparesi; hiçbir şey olmamış gibi dimdik karşısındaydı. “Hikmetinden sual olmaz” dedi, Ali’nin yanına koştu:
- Maşallah, maşallah Ali’m! İyisin değil mi oğlum?
- İyiyim, elhamdülillah! Çok iyiyim babacığım.
- Anacığın bu hâlde görse ne kadar sevinir!
- Pencereden kaç defa bakmıştır baba! Bilmez misin annemi?
- Haklı Ali’m. Onu anlamak için ana baba olmak lazım.
- Hastayken yediğim çörek otlu bal iyi geldi baba...
- Çok şükür! Doktorun ilaçlarını da yabana atmayalım. İstersen eve gidelim.
- Peki babacığım, haydi.
Hemen toparlanıp ayağa kalktığında Ali, ayak bileğini saran acıyla kasıldı ve kalktığı yere çöktü. Sağ ayağının üzerine basamıyordu. Yusuf’un deminki huzurlu hâlinden eser kalmamıştı:
- Ne oldu Ali’m, niçin çömeldin?
- Herhâlde uzun zaman üzerinde oturduğumdan sağ bacağım uyuşmuş.
- Ooo! Çok fenadır ayak uyuşması. Ben de sık sık olurum. Şimdi nasılsın oğlum?
- İyiyim baba; dedim ya biraz uyuşukluk… Buralar da çok güzel görünüyor baba; hem köyümüzü aratmıyor, hem de şehir… DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
619451 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/619451.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT