BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

"Bir küçük insanın ne kadar büyük olduğunu gördüm..."

Nuri Hocam, söyletme beni. Hakikaten birkaç gündür kafamı meşgul eden bir şey yaşadım...
 
 
Abdullah öğretmen:
- Elbette öyledir! Yani hayatın çocukluk, gençlik döneminde senelerin araları çok çok uzun ama yaşlandıkça feci kısalıyor. Beş yaşla on yaş arasında neredeyse asırlar varken, kırk beş ile elli arası bir göz kırpmalık mesafe sanki. O yüzden de ilerleyen yaşlarda hayat daha kıymetli geliyor hepimize. Acayip uçucu olduğu için mi ne böyle hissî olduk… Nuri Hocam, söyletme beni. Hakikaten birkaç gündür kafamı meşgul eden bir şey yaşadım.
- Neymiş? Meraklandım iyice.
- Sizin için manasız gelebilir ama beni tesirine aldı. Bir küçük insanın ne kadar büyük olduğunu gördüm. Hani anlatırlardı ya büyüklerimiz; çok isabet buyurmuşlar. Hâlimizi dünden görüp beyan etmişler. Tedbirinizi alın demişler. Biz aslında toplum olarak inceliği kaybettik, sanırım bundan kaynaklanıyor bütün kabalıklar. Alışık olduklarımızın dışında bir davranış görünce de şaşırıp kalıyoruz.
- Aman Abdullah Hocam! Bir muammasın bugün! Açık anlat da anlayalım. Günümüzün hoppala gençliği; böyle gönle, ruha hitap edebilecek ifadelerden bihaber, güzel sözlerin derinliğini, kıymetini, manasını idrak etmekten aciz. Nezaketi zayi ettik; renkli afişler, gümbür gümbür anonslar boşuna… Bir kez gözden düşen bir daha göze giremez. Biz hakikatte, doğru söylemek icap ederse; aslımıza set çektik, mazimize yüz çevirdik, bundandır bütün mesele… Moruk dedik büyüklerimize, lavuk dedik kızdıklarımıza, koruk dedik olgunlarımıza… Ne bekliyorsun bu gençlerden? Mektepten ziyade sokak, televizyon ve telefonlar eğitip yönlendiriyor yeni nesli. Aramızdaki uçurum gittikçe açılıyor, baba evlat arasındaki mesafe on metreyse, dede torun arasındaki bin… Nasıl sesini duyurup irtibat kuracaksın ki? “Mektebe gidiyorum” dedim hanıma, torunum atıldı; dede orası da neresi?
- Lisanımız gitti Nuri Bey, onunla birlikte en kıymetlerimiz, her şeyimiz de… Hakiki manada muhabbet ve hürmet güme gitti, sevgi ve saygı rafa kalktı, hoşgörü dibe battı, nezaket çoktan göçtü, kuş oldu uçtu. Ar, hayâ, iffet kaça pazarlandı bilmem onu da hak ile yeksan ettiler, zarafet, incelik hiçe gitti. Kıymetli şeylerimiz hepten buharlaştı, neyimiz kaldı ki? Kala kala birkaç argo söze kaldı lügatimiz, beynimiz günübirlik düşündü, fitne fesada, katakulliye meyletti, hepten itti, battı.
- İstikbalimiz için endişeliyim hocam.
- Nuri Bey, “Hocam” deyip durma, yeni yetme muallimler duymasın, ağzımızın payını bi verirler. “Ben sarıklı hoca moca değilim! Kravatlı, modern öğretmenim öğretmen!” der, karşına dikilir rezil ederler adamı. Bu yaştan sonra ağır laf kaldıramıyorum. Hayırlısıyla bir emekliye ayrılabilseydik…
- Öyle haklısın Abdullah Bey! “Hoca” kelimesinden nefret ettiklerine ben de şahit oldum. Babalarının, dedelerinin kellesini uçuran Ermenileri görseler bu kadar rahatsız olmazlar. Hem de öyle inanarak, kalpten söylüyorlar ki! Bu uğurda gözünü kırpmadan muhatabını bile Allah muhafaza öldürebilir bu nesil. Ona desen ki; uğruna canını koyduğun bu kelime iki heceden müteşekkil bir “öğrenmek”ten türetilmiş. “ÖĞRET” diğeri de Latince kişi, şahıs manasında kullanılan bir kelime “MEN”…
DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
620503 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/620503.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT