BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Çağrı’nın eşliğinde bahçeden okula, oradan da sınıfa girdi...

İşçiler, komşu inşatta toz duman içinde kendi âlemlerinde türkü çığırarak iş yapıyorlardı. 
 
 
        ARAYIŞ İÇİNDE...
Okul bahçesi baştan başa çocuklarla doluydu. Sık, yüksek boylu çamların ihata ettiği duvara paralel sıralanmış sınıflar, en küçüklerinden başlayarak öğretmenleriyle birlikte içeri giriyorlardı. Nuri öğretmen, bugün sınıf başkanı Çağrı’yı vazifelendirmişti bu iş için. Basamaklarda duran okul müdürünün yalnız sırtı görünüyordu. Serbest adımlarla yürüyen talebelerin kapı parmaklıkları arasında sallanan başaklar misali gölgeleri dalgalanıyordu serende asılı bayrak gibi. Kırmızı, pembe, beyaz güllerin bezediği havuzun kenarına eğilen kadın müstahdemin durmaksızın sarı pirinçleri parlattığı, velilerden bir grubun çiçekli bahçenin misafirler için ayrılmış banklarda oturmuş, sohbet ettiği görünüyordu.
Öte yanda ceketsiz, gömlekli işçiler, komşu inşatta toz duman içinde kendi âlemlerinde türkü çığırarak iş yapıyorlardı. Her nedense Ali, onları görünce babacığı aklına geldi. O da onlardan biriydi. Ha burada, ha başka bir inşaatta çalışsın ne fark ederdi, yaptıkları şey aynı değil miydi? İşçinin biri ağır bir çimento çuvalını tek eliyle kaldırarak araba üstünde ayakta durdu, arkadaşının gelip almasını bekledi. Babası olsaydı nasıl da yorulurdu. “En iyisi ben okumalıyım ve yazmalıyım” dedi, Çağrı’nın eşliğinde bahçeden okula, oradan da sınıfa girdi. Girdi ama girmesiyle de bir curcunanın ortasında kalakaldı. 
Yılmaz, başına bir mendil bağlamış, renkli tebeşirlerden sakal, bıyık yapmış, kara tahtanın önüne geçmiş sırtında bir çuval, uydurdukları bir oyunu “piyes” diye oynuyorlar iki, üç kafadar arkadaşıyla. Sınıftakiler de kahkahalarla gülüyorlardı bu komikliğe.
Yılmaz: “Köylünün biri trende seyahat ediyor ve elinde ağzı bağlı bir çuval varmış, çuvalı yere koymuş. İki üç dakikada bir çuvalı sallıyormuş devamlı olarak. Karşısında oturan adamın bu durum dikkatini çekmiş ve sormuş köylüye.”
“Hayırdır, bu çuvalda ne var kardeş?” Hemen cevaplamış köylü:
“İki tane sıçan...”
“Allah Allah! Ne yapacaksın onları?” deyince;
“Bir dostuma lazımmış ona götürüyorum” cevabını vermiş.
“Peki niye ara sıra çuvalı sallıyorsun, bırak yerde rahat dursunlar” diye sual edince köylü şu ibretlik cevabı almış:
“Eğer ben onları rahat bırakırsam düşünüp bu çuvaldan çıkmanın yollarını arar, ne edip eyler, çuvalı kemirir, dışarı çıkarlar. Çuvalı salladıkça birbirleri ile yer kapmak için kavga ediyorlar, bir müddet sonra sakinleşince köşelerine çekilip düşünmeye başlıyorlar ki tam o kritik an yeniden devreye giriyor, tekrar çuvalı sallayıp bunları bir daha kapıştırıyorum. Yoksa uyanır kurtulurlar. Benim hedefe varmam için onların kavga etmesi lazım…”
Yılmaz büyük bir adam edasıyla sınıfa dönüp parmağını ileri uzatarak:
-Ben de burnu uzayanların burnunu kırmazsam aynı şekilde gelip başımıza çıkarlar. Bilmem anlatabildim mi?
Ali, bu konuşmalarla kendine taş atıldığını anlamıştı ama onun öyle burnu havalarda olabilecek bir şeyi yoktu ki. DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
620752 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/620752.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT