BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

"Gelip sizi bulmama değdi efendim! Araba çarptığında düşürmüşsünüz"

"Çok rahatladım efendim. Emaneti yerine ulaştırdım ya, gönlüm ferah, kalbim huzur doldu…"
 
Hasan dede:
- Babanı dinlemene çok sevindim, takdire şayan hassasiyet. İyi, hoş da çok perişan olmuşsun, baksana hâline, üstün başın sırılsıklam.
- Olsun! Kurur, geçer.
- Allah korusun, hasta olursun be evlât! Edirnekapı nere, burası nere, hem de bu havada…
- Değdi efendim…
- Nasıl? Anlamadım!
- Gelip sizi bulmama değdi efendim! Araba çarptığında düşürmüşsünüz.
- Ben de öyle tahmin ediyordum.
- Sizi buraya bıraktıktan sonra geri döndüm. Bir köşeye sakladığım eşyam vardı. Onu aldım, kaza yerini dolaşırken de cüzdanı buldum. Kaldırım çitlerinin altında, üzerinde kurumuş birkaç yaprak vardı.
- Ya! Demek o hengâmede cebimden fırlamış. Başkalarının da eline geçebilirdi. Nasip.
- Kimseler kolay kolay göremezdi. Ben dikkatlice inceleyince fark ettim.
- Nasip, dedik ya!
- Çok rahatladım efendim. Emaneti yerine ulaştırdım ya, gönlüm ferah, kalbim huzur doldu…
- İnsan bir iyilik yapınca öyle olur. Ben de öyleyim, birisini sevindirdim mi, sanki iki kanat takmışım da uçuyor gibi oluyorum.
- !!!
- Sözünün eriymişsiniz hakikaten…
- İnşallah, her daim öyle oluruz efendim…
- Mütevazılık etme! Öylesin, öyle!
- Sizi burada bulamayacağım diye de çok korktum. Epey vakit geçti, malum İstanbul trafiği, hele kış havası… Birde böyle fırtına çıkınca iyice telaşlandım, koştum... Hep koştum!
- Allah! Allah!
- !!!
Bu hayat bazen tatlı, bazen de çok acıdır,Kimisi lanet eder, kimi de duacıdır.
 
Hastane personeli kendi âleminde, hâlâ yağmurla, fırtınayla meşgulken “servis gelmiş” haberini alır almaz; yangın çıkmış zahire ambarındaki fareler gibi dağıldı, kayboldular bir anda...
Ali; kazazedeye sol kaşını kaldıra kaldıra bakıyordu, yüzünde derin mânâ yüklü bir ifade vardı. Yaşına rağmen son derece olgun ve sıhhatli görünüyordu; hani o yalnız bazı insanlara mahsus, idmansız, sporsuz, gizli, harikulâde sağlıklı ve güçlü olma hâli…
Ali konuştukça Hasan dedenin hayranlığı bir kat daha artıyordu. Bu ara evlâtları da geldi. Akşam vakti, uzun yol ve yorgunluğu da hesaba katarak yiyecek bir şeyler de getirmişlerdi. Ali’ye de ikram ettiler. Bir taraftan meşrubatlarını yudumluyor diğer taraftan Ali’nin hararetle anlattıklarını dinliyorlardı:
- Efendim, şehirde olduğuma bakmayın, ben bir köylü çocuğuyum. Babam…
- Biz de öyle sayılırız be evlât. Benim de dedem gelmiş köyden. Evet, baban nerede, ne iş yapar?
- Bir müddet çalıştı, alnının akıyla...
- Eee! Şimdi…
- Şey!
- İstemezsen söyleme, mühim değil, senin gibi bir evlât yetiştirmiş ya!
- Estağfirullah efendim. Babam çalışmıyor…
- Ben de onu soracaktım. Şimdi ne yapıyor? Sizin gibi birinin babası çok muhterem, pek kıymetli biri olmalı diye düşünmüştüm, yanılmamışım. En kısa zamanda onunla tanışmak isterim.
- !!!
İnsanı mesut eden, hak olan inancıdır,
Kötü yönleri görmek çekilmez bir sancıdır.
DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
622437 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/622437.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT