BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Yanan soba bu kış memleketinde hayat demekti, huzur demekti...

Nereden aklına geldiyse; “Kafam ceviz kadar ama içinde sandıklara sığmayacak düşüncelerim var” dedi...
 
 
O, Ezân-ı Muhammediyi okuduktan sonra insan kafasını uzatıp pencereden bir baksaydı, dışarıda kimsecikleri göremezdi. Çünkü namazını vaktinde kılmak herkesin esas meselesi hâline gelmişti. Namaza mâni bir rahatsızlığı olmayanlardan, sırf keyfi istemediği için kılmayanlar pek azalmıştı. “Elhamdülillah” diye iç geçiren Lütfü Hoca; gözlerini yerden kaldırıp uzaklara baktı. Sanki ulaşamayacağı Kaf Dağı’nı arıyordu hasretle. “Birinci bahara yaralarıyla çıkarken, ikinci bahara hangi dert onu takip ediyordu acaba?” düşüncesinden kendini söküp alamıyordu.
            ***
Dünkü yaşadıklarından evde hiç bahsetmedi. Her şey yolundaymış gibi sabah namazına gitti. Namazdan sonra cemaate durumu anlatıp haklarını helâl etmelerini istedi. Zaten Etem Ağa da atları hazırlamıştı. “Hocam kahvaltını yap, ben kapıdayım...” dedi, evine gitti.
Nereden aklına geldiyse; “Kafam ceviz kadar ama içinde sandıklara sığmayacak düşüncelerim var” dedi, hanesinden içeri girerken. Her zaman olduğu gibi gülen yüzüyle Hayriye Hanım karşıladı. Bahar olsa da soba yanıyordu. Kesif bir çıra karışımı çam kokusu odayı dolduruvermişti. Her ne hikmetse yanan soba bu kış memleketinde hayat demekti, huzur, neşe, yaşama sevinci demekti. İnsanın kanı kaynıyordu, sobanın üzerindeki güğümler fokurdadıkça.
Erzurum’a gideceğini söyleyince Hayriye Hanım bir irkildi sormayın:
- Allah Allah! Hayırdır bey! O da nereden çıktı?
- Ya nasıl desem? Bir iki gündür idrarda zorluk çekiyorum. Yol arkadaşlarım da fark etmişler. Bir doktora görünmenin ne zararı var? Hem çocukların işlikleri de iyice yırtılmıştı. Bir iki pırtı-mırtı da alırım. Senin entarin de iyice eskimiş.
- İş mühim olmasaydı gitmezdin!
- !!!
Hanımefendisi hüzünlenmesin diye lâtifeyle;
- Ceviz sandığında ne gibi mücevherat saklıyorsun? Biraz lütfediver de biz de nasiplenelim” dedi ama nafile… Hayriye Hanımın aklı başka yerlerdeydi. “Ya yine hastalanırsa!” düşüncesi içine kor gibi düşüvermiş cayır cayır yakmaya başlamıştı bile. Gözlerini kocasından ve çocuklarından kaçırarak işi olmadığı hâlde tandır başına gitti, bir şeyler arıyormuşçasına da uğraştı döndü. Kocasını keyifle uğurlamak istiyordu. Ah! Bu hislerine de bir söz geçirebilseydi ah!..
Hâlâ sessiz sessiz ağlayan perişan ruh hâliyle genç hanımın bu üzüntülü oluşunu pekâlâ anlıyor, endişe içinde mahcup yüzünü seyrediyordu... Dakikalarca o durumda kaldı. Hayriye Hanım, artık gözünden akan billurdan damlalara mâni olamıyordu. Elinde değildi hâlâ ağlıyordu. Kendini, evlatlarını, kocasını bir sisteme koyup tam kurtulmuş sandığı anda başına gelebilecek yeni sıkıntılara, insanların sonu gelmez suallerine ağlıyordu... Ne kadar üzgün, ne kadar kırgın olduğunu gösteren baygın gözlerinden iplik iplik yaşlar, dur durak bilmiyordu... DEVAMI YARIN
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
627057 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ragip-karadayi/627057.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT