İsrail hakkında yapılan tartışmaların önemli bir kısmında, mesele tek bir kavram etrafında ele alınıyor: Demokrasi... Bazı çevreler, İsrail’de seçimlerin yapılmasını, çok partili siyasetin bulunmasını ve belirli kesimler için ifade özgürlüğünün işlemesini, o ülkenin bütünüyle demokratik ve hukuka bağlı bir devlet olduğunun delili olarak göstermek istiyor. Ne var ki bu yaklaşım, demokrasinin kimin için işlediği sorusunu çoğu zaman gözden kaçırmakta. Bir sistemin kendi vatandaşlarının bir bölümü için demokratik usulleri işletmesi, dışladığı veya ezdiği insanlar bakımından da demokratik olduğu anlamına gelmez.
Bu noktada Güney Afrika’da bir zamanlar egemen olmuş apartheid rejimi bize öğretici bir örnek sunmakta. O dönemde de beyaz azınlık için seçimler, meclis, çok partili yapı ve belli ölçüde ifade özgürlüğü vardı. Hukuk, “beyazlar için” işliyordu. Mahkemeler, beyazlar arasındaki uyuşmazlıklarda bağımsız ve profesyonel davranabiliyordu. Ama aynı sistem, siyahların haklarını gasbeden ırkçı yasaların taşıyıcısıydı. Kısaca Güney Afrika’da herkes için değil, yalnızca “efendi millet” için işleyen bir demokrasi vardı...
İsrail’de de benzer durum söz konusu. Nitekim, son olarak İsrail Meclisinin aldığı bir kararla sadece Filistinli bazı mahkûmlar için ölüm cezası getirildi. Bu da rejimin apartheidci karakterini kuvvetlendirdi. O zaman, İsrail hakkında sorulması gereken soru şudur: İsrail’de demokrasi herkes için mi işliyor, yoksa yalnızca belirli bir topluluk için mi var?
Batı Şeria’daki İsrailli yerleşimcilerin Filistinlilere yönelik saldırılarında ortaya çıkan sistematik cezasızlık çok dikkat çekici. Çeşitli kaynaklara dayandırılan bilgilerde, İsrailli savunma yetkililerinin bile “yerleşimci" şiddetini kontrol etmekte başarısız olunduğunu kabul ettiği belirtiliyor. “Yerleşimcilerin” Filistinlilere ait evleri, bahçeleri ve meraları ele geçirmek için baskı kurduğu, evleri ateşe verdiği, kimi zaman silahlı saldırılarla ölümlere yol açtığı ifade ediliyor. Daha çarpıcı olan ise, bu eylemlerin faillerinin çok büyük bir bölümünün ya cezasız kalması ya da soruşturma aşamasında fiilen serbest kalmasıdır.
Bu cezasızlık sorunu elbette tesadüfi değil, yapısal bir problem. İsrail’de 2005-2024 arasında yerleşimci şiddetiyle ilgili soruşturmaların yalnızca yüzde 3’ü mahkûmiyetle sonuçlanmış. Polis istatistiklerine dayandırılan bir başka veri, Filistinlilere yönelik şiddet dosyalarının yüzde 93,6’sının iddianame bile hazırlanmadan kapatıldığını söylüyor. Birleşmiş Milletler raporuna göre ise 2017 ile Eylül 2025 arasındaki 1.500 öldürme vakasından sadece 112’si soruşturulmuş ve bunlardan yalnızca biri mahkûmiyetle sonuçlanmış. Bu rakamlar, münferit hatalar yapılmasından çok, yaygın bir “cezasızlık kültürü”nün egemen olduğu izlenimini veriyor.
Eğer bir ülkede hukuk, bir topluluğu korurken başka bir topluluğun can ve mal güvenliğini sistematik biçimde ihmal ediyorsa, orada herkes için işleyen bir hukuk düzeninden söz edilebilir mi? Aynı şekilde, şiddet uygulayan yerleşimciler fiilen korunuyor, güvenlik güçleri saldırıları önlemiyor ve ilgili dosyalar sürekli kapatılıyorsa, bu durum yalnızca güvenlik zaafı değil, siyasetin ve hukukun tercihi olarak görülmelidir. Bazı hükûmet üyelerinin “yerleşimcileri “açıkça desteklemesi de, polisin müdahale isteğini azaltmakta ve hukuki süreci felce uğratmaktadır.
Mesele, İsrail’de seçim yapılıp yapılmaması ya da kimi vatandaşların belli özgürlüklere sahip olup olmaması değil, hukukun, demokrasinin ve insan haklarının kimin için var olduğu ve işlediğidir. Eğer bir düzen, bir kesim için özgürlük ve güvenlik üretirken başka bir kesim için dışlama, şiddet ve cezasızlık üretiyorsa, o düzenin demokratikliğini sorgulamak gerekir. Demokrasinin gerçek testi, yalnızca güçlülerin değil, güçsüzlerin de hukuk tarafından korunup korunmadığı ve bütün insanların eşit muameleye tabi tutulup tutulmadığıdır. İsrail bu şarttan sınıfta kalmaktadır.

