BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

İSTİFA VE İADE

Arkada bıraktığımız cuma akşamı gece yarısına 3-4 saat kala Türkiye, bir ayıbı yaşadı. O akşam, gece yarısına fazla bir zaman yokken idareden bir açıklama yapıldı. Buna göre saat 24’ten başlayıp Pazar 24’e kadar devam edecek olan bir “sokağa çıkma yasağı” getiriliyordu. Bilim Kurulu’nun tavsiyesi, İçişleri Bakanlığı eliyle icraata dönüşmüştü.
Ancak; bir eksikliğin varlığı sonradan keşfedildi:
Karar, belki daha evvel açıklanabilir veya o saatte açıklanması gerekse bile fırınların, sucuların, kargocuların, eczanelerin vs. açık olacağı, hiçbir vatandaşın zaruri hiçbir ihtiyacından mahrum kalmayacağı ilan edilebilirdi. Bu noktada bir boşluk doğmuştu. 1980’den bu yana ilk defa bir sokağa çıkma hadisesi yaşanıyordu. Böyle bir açıklama yapılmayınca aman Allah’ım birtakım kimseler, bakkallara, fırınlara, kuru yemişçilere ve akıllarına gelen her yere âdeta saldırdılar. Sanki iki gün değil de iki hafta, iki ay sokağa çıkılmayacaktı. Üstelik bunu yapanlar, daha ziyade mürekkep yalamış, imkânları yerinde vatandaşlardı. Benzer tuhaflıkları, Washington DC’de görür ve şaşardık. Şiddetli bir fırtına çıksa, şiddetli bir kar yağsa Amerikalılar, market raflarını boşaltırlar. Şimdi bizde de öyle oldu.
Oysa bizde böyle bir ahlâk yoktu. Her ne kadar bunu yapanların Türkiye’ye nazaran küçük bir sayı olduğu tahmin ediliyorsa da neticede küçük bir devlet nüfusuna yakın bir kalabalık mevzubahistir. O kalabalığın işlediği ayıp, çirkinlik ve görgüsüzlük bizi, dünya önünde hem de hayli itibarlı bir zamanımızda mahcup duruma düşürdü.
Eğitimli ve imkânlı bazıları, bu çapulculuğu yaparken fakir ve orta hâlli kardeşlerimiz, yine o her zamanki vakar ve tevekkülüyle yuvalarındaydılar. Biz darbelerde, nüfus sayımlarında çok sokağa çıkma kararına şahitlik etmiş bir nesiliz. Hiçbirinde böylesi bir utanç manzarası görmedik. Bu cuma günü olansa yağmadan bir adım öncesidir. Demek ki az sıkıntı daha olsa bu yapıdaki kimseler dükkân, camekân, raf… ne görse talan ederler. İki günlük bir sokak yasağı üzerine bunu yapanlar, daha uzun sürelide neler yapmazlardı?
Bu üzen olayın düşündüren tarafı şudur:
Bu okullar, mezunlarına diploma veriyor fakat bazı değerlerden mahrum bırakıyor. Onlara sabır, tevekkül, cömertlik, fedakârlık… gibi insanı, insan yapan faziletleri öğretmiyor. Neredeyse denecek ki: “Bu memlekette iyi ki fakirler, iyi ki az tahsilli fakat tam yerli insanlar var!..” Onların gönlü zengin, gözü tok, sözü doğru…
Bu çapulculuk yapılınca o akşamdan itibaren muhalefet, muhalif gazeteler, sosyal medya iktidara yüklendiler. Denilenlerde haklılık şuradaydı ki alışveriş sarhoşluğuna kapılmış olanlar korona salgınını, mesafeli durma şartını ve her tembihi unutmuş hıncahınç bir kitle manzaralardaydılar. O şartlarda virüsün olmayana geçmemesi zor ihtimaldir. Yer yer kavgalar çıktı. Bıçaklı yaralama bile oldu.
Cumartesi ve pazar günü sosyal medya, bir kısım medya, muhalefet yakaladığı fırsatı kullanmaya devam etti. Eller ovuşturulmaya başlanmıştı. Bu iki günlük yasakta İBB, kapı kapı su değil, ekmek değil, sadece Başkan’ın ideolojisine sözcülük yapan gazeteyi bedava dağıttı. Biz, bir taraftan bugün için bu görgüsüzlüğü yapanları tahlil edeceğimiz “Yakışmadı!..” başlıklı bir kınama yazısı yazmaya hazırlanırken, diğer taraftan hislerimiz, tecrübemizden de aldığı destekle bir farklılıklar yaşanacağını duyuruyordu.
Hakikaten öyle oldu:
Pazar gecesi tam da o sokağa çıkma yasağının ilan edildiği sularda önce, İçişleri Bakanlığı’ndan 24’ten itibaren sokağa çıkma yasağının kalkacağı duyuruldu. Bu zaten biliniyordu. Ama hatırlatmadır diye düşünüldü. Herkes bu düşüncedeyken Süleyman Soylu’dan infilak etkisi yapan bir tweet geldi. Olup-bitenleri, hülasa ediyor ve bütün sorumluluğu üstüne alıyordu. Sn. Soylu, soyadına yakışır bir eda ile bakanlıktan istifa etmişti. Sanki şunu diyordu: “Çekildik izzet-ü ikbâl ile Bâb-ı Hükûmet’ten…” Namık Kemal’in bu mısraını terennüm etmemiş, fakat şairin “Hürriyet Kasidesi” adlı şiirindeki diğer bir mısra olan “Usanmaz kendini insan bilenler halka hizmetten” hükmünü aynen yaşıyordu. Süleyman Soylu, cumhuriyet tarihinde gelmiş geçmiş en başarılı Bakanlar arasındadır. En çalışkanlarından biridir. Ülkenin başına musallat edilmiş bütün terör örgütlerine karşı, bütün teşkilatıyla birlikte nasıl destâni bir mücadele verdiği malumdur. Ayrıca zelzele, çığ gibi felaketlerde yüksek bir enerji gösterdiği gibi bunu Covid-19’la mücadelede de tekrarladı.
Kusuru, hatayı kabullenip istifa etmesi doğru muydu?
Doğruydu:
Eğer, Sn. Bakan “suçlu benim!” diyerek o şerefli tavrı göstermesiydi “Ayak Divanı”na gelen Yeniçeri, Vezir kellesi isteyip Devlet Reisinin gözü önünde Vezir paralayacak, ardından da Sn. Erdoğan ve Hükûmet hedefe oturtulacaktı. Süleyman Soylu istifa hamlesiyle bu oyunu bozdu. Sn. Cumhurbaşkanın istifadan haberi yoktu. O da sosyal medyadan öğrendi. İstifa dilekçesi masasına gelince de yapılması gerekeni yaparak talebi geri çevirdi. Cumhurbaşkanı, istifayı kabul etseydi “Ayak Divanına yığılıp kazan kaldıranlar”, kelle istemeye devam edecek, “yetmez seni de istemezük!!!...” diyeceklerdi. Şu salgın ortamında böyle bir kargaşanın çıkması tam bir felâket olurdu.
Korona, sebep olduğu bir vak’ayla toplumun örtülü kalmış bir yanını ortaya çıkarmıştır. Çürüten bu “virüs” salgın hastalıktan daha az tehlikeli değildir. Onunla mücadelenin çâresi anne eksenli ailedir, okuldur, camidir, mahalledir, komşuluktur. Bu sosyoloji ve bu psikolojinin tahlili şarttır.
Cuma akşamı yaşanan bir alarmdır!
Muhakkak üzerinde durmalı ve çalışmalı…
  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
613147 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/rahim-er/613147.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT