Babasının köşkteki hizmetçi ile yaptığı muta nikâhı sonrası dünyaya gelen Meryem, annesi ile birlikte, Tebriz dışında bir kulübede yaşamaya terk edilmişti.
Babası Celil, onları gözden uzak tutmak için yaptırdığı kulübeye perşembe günleri erzakla gelirdi. Meryem bu ziyaretin uzun sürmesi ve zamanın yavaş akması için nefesini tutardı.
Meryem, şehirdeki köşke gitmek için yanıp tutuşurdu ama buna babasının itirazı, annesinin ise kesin yasağı vardı.
*****
Meryem on üç yaşına geldiğinde, bir gün kilometrelerce yolu yürüyüp şehre inmiş, babasının köşkünün kapısına gelmişti.
Ama durumu fark edenler onu içeri almadı. Meryem o sırada babasının üst kattan kendisini gördüğünü ama perdeyi kapattığını fark etmiş, yıkılmıştı.
Çaresizce kulübeye dönmüştü. Ama…
*****
Annesi, bütün hayatını adadığı bu dünyadaki tek varlığı olan kızının kendisini terk edip babaya gidişine çok içerlemiş, artık dönmeyeceğini düşünmüş, kendini kulübenin önündeki ağaca asmıştı.
Bu vahim olay, Meryem’in hayatını tümüyle değiştirmişti.
Mecburen köşke getirilen Meryem,
üst katta bir odaya kapatılmış, babasının üç karısından ve dokuz çocuğundan uzak tutulmuştu. Odasına, sadece yemek getiren hizmetçi giriyordu.
Üçüncü gün, baba, kızın odasına gelerek “Meryemciğim, sen artık büyüdün. Senin de hayatını kurma hakkın var. Hazırlan, yarın bir talibin gelecek. Onu beğeneceğini umuyorum” deyip çıkmıştı.
Meryem canevinden vurulmuştu. İtiraz hakkı yoktu. Büyük bir korkuyla ertesi günü bekledi.
*****
Babasının en büyük hanımı, Meryem’in odasına geldi, onu hazırladı ve salonda masa kenarındaki adamın karşısına oturttu.
Kız adama bakamadı.
Adam, babasının yaşına yakın, dul, Tahran’ın kenar mahallelerinde oturan bir ayakkabı tamircisiydi.
Meryem’in babasına olan kızgınlığının ateşi, başka şeyleri önemsiz hâle getirmişti.
O ikindi vakti, imamın kıydığı nikâhtan sonra otogara “kocası” ve babasıyla birlikte gittiler. Adam onları veda için baş başa bırakıp otobüse bindi. Babası Meryem’i teselli etmeye çalıştı:
- Raşit iyi bir adam. Seni mutlu edecektir. Zaten ben de sık sık ziyaretine gelirim.
Kızın çarşafının altındaki küçük omuzları hıçkırıklarla titriyordu:
- Gelme baba, seni artık görmek istemiyorum, dedi ve otobüse bindi.
Otobüs hareket ettiğinde, babası kızının hizasında bir süre yürüdü ama Meryem kafasını kaldırmadı.
*****
İki katlı, bahçeli, eski bir gecekondunun önüne geldiklerinde, Raşit, Meryem’i hafifçe sırtından itip:
- Evine buyur, dedi.
İlk birkaç gün hariç, o ev Meryem’e zindan oldu. Adam hemen her akşam bir bahane ile belindeki kemeri çıkarıp, Meryem’in kafasına kafasına vuruyordu. Yemeği beğenmediğini, kızın ağzına çakıl taşı doldurup “çiğne” diye çenesini sıkarak gösteriyordu.
Sonrasında daha kötü bir şey oldu.
Savaş başladı ve sokağın başındaki bir eve İsrail bombası düştü. Komşuda baba ve anne öldü. Evin tek kızı Leylâ ise enkaz altındaydı.
Leylâ sözlüydü. Gelecek hayali kurduğu Tarık bir iş için Türkiye’deydi.
Meryem talihsiz Leylâ’yı enkaz altından çıkarıp evine getirdi.
Kızın vücut yaraları bir süre sonra geçti ama kalp yarası hiç geçmedi.
Çünkü Raşit, Leylâ’yı koruma adına ikinci eşi yaptı.
Her kadın gibi Meryem de bu işe çok bozuldu. Babasından ve kocasından sonra en nefret ettiği üçüncü kişi de belli olmuştu.
*****
Meryem giriş, Leylâ üst katta, neredeyse birbirleriyle hiç konuşmadan bir yılı tamamladıklarında, evin nüfusu artmıştı. Meryem ha bire düşük yapıp hiç çocuk sahibi olamadığı için, kocasından çok dayak yemişti. Leylâ ise kız çocuğu doğurduğu için Raşit’in öfkesinin yeni hedefi olmuştu.
“Düşmanımın düşmanı dostumdur” düsturu gereği, Meryem ile Leylâ, özellikle çocuktan sonra dost olmuştu. Kızın ismini Meryem vermişti; Azize.
*****
İkisinin de dayak yediği bir akşam, Raşit uyuyunca Leylâ kömürlükten bir kürek getirdi. Meryem’in itirazlarına rağmen onu çocukla alt kata gönderip, adamın boynuna boynuna vurdu.
İki kadın, çocuğu uyuttuktan sonra, cesedi çekiştire çekiştire kömürlüğe götürdüler.
Odaya döndüklerinde Leylâ, Meryem’e dedi ki:
- Bugün fırına gittiğimde Tarık’ı gördüm. Dün gelmiş. Bizi hemen kaçırmak istiyor. Ama ben sensiz hiçbir yere gitmem.
- Sabah olsun, bakarız.
- Bakarız değil abla, burada kalırsan katil diye seni asarlar. Gel birlikte kaçalım. Tarık her şeyi ayarlayacak, Türkiye’ye geçeceğiz.
Ertesi sabah Meryem kararını vermişti:
- Ben sizinle gelemem Leylâ. Hepimiz kaçarsak, katili bulmak için peşimize düşerler. Azize’ye bunu yapamam. Siz gidin. Ben cinayeti kabul ederim. Lütfen.
Leylâ’nın bütün ağlama ve yalvarmaları durumu değiştirmedi.
- Benim için buraya kadarmış. İçimde kalan bir şey yok. Küçükken hayal kurduğum şeyleri bana sen verdin. Beni bırak, Azize’yi mutlu etmeye bak, o bana yeter, dedi Meryem.
*****
Meryem, kapalı gözleri, duygusuz suratı, kamyonetin sarstığı yorgun vücuduyla stada giriyordu. Seyirciler tribünlerdeydi. Cellat sandalyeyi tekmelediğinde Meryem’in çilekeş vücudu sağa sola sallanmaya başladı ipin ucunda.
…
Tam o sırada Leylâ, Meryem’in çocukluğunu geçirdiği Tebriz dışında -şimdi pislik içindeki- kulübenin ortasında yere çömeldi, sarsıla sarsıla ağlamaya başladı.
(Sizi 430 sayfalık kitabı okumaktan kurtardım, özeti böyle.)

