Cüneyt Arkın ile öyle aman aman bir samimiyetimiz yoktu.
Ama tanışıyorduk.
Bir dönem para sıkıntısı vardı ve benim de bulunduğum yayın grubunun televizyonunda spor programı sunuyordu.
Tanışıklığımız da buradan geliyordu.
H H H
Hayatı maddi zorluklarla geçmişti.
Vefat ettiğinde Levent’te bir evi, Silivri’de bir yazlığı ve bir arabası vardı.
Oysa “ikizi” Alain Delon öldüğünde net servetinin 200 milyon dolar civarında olduğu tahmin ediliyordu. Ayrıca Fransız sinema efsanesinden geriye şirketleri, kıymetli sanat eserleri ile lüks otomobil koleksiyonları kalmıştı.
H H H
Cüneyt Arkın son görüşmemizde, “Bir eş cinseli, bir kadını ve Recep İvedik’i asla oynamam” demişti.
Bendeniz bunu sosyal medyada paylaşınca hafiften bozulmuştu.
H H H
Spor programı sunacağı bir akşam, yine televizyonun misafir odasında oturuyorduk.
Lobiden aradılar. İki İtalyan misafir, Cüneyt abiyi görmek istiyormuş.
- Gelsinler gelsinler, dedi.
Meğer gündüz bir kız arayıp randevu almış.
Biraz sonra içeriye takım elbiseli, kıvırcık saçlı, güler yüzlü bir erkek girdi, elinde bond çantasıyla. Arkasından lacivert renkli, tek düğmeli klasik bir blazer ceket ile diz hizasının altında kalem etek bulunan orta yaşlı sarışın bir kadın geldi.
H H H
Cüneyt Arkın’ın çat pat, benim çat pattan daha az İngilizce ile anlaşmaya çalıştık.
Tanışma faslından ve “Ne alırsınız” siparişlerinden sonra delikanlı dedi ki:
- Biz İtalyan reklam şirketi TİM’den geliyoruz. Bir telekomünikasyon firması için bir dizi reklam filmi çekiyoruz. Reklamların ortak özelliği, tarihe mal olmuş olayları tersine çevirip dikkatleri çekmek.
Kadın, kahvesinden küçük bir yudum aldıktan sonra, şeffaf ojeli uzun parmaklarını hafif tokat atar gibi fincana dokundurdu:
- Mesela, Titanic gemisi tarihteki gibi buz dağına çarpıyor ama reklamda gemi yerine, buz dağı parçalanıyor. Bunun gibi.
Ben anlamıştım. Size de tam olarak anlatmak için bir örnek de yazarınızdan olsun:
Mesela paparazzilerle “Leydi” Diana’nın Paris’teki ölümcül koşuşturmasında İngiliz Prenses değil, paparazziler kaza yapıp ölüyor.
Gibi.
H H H
Ünlü aktör merakla sordu:
- Ee, benden ne istiyorsunuz yani?
İtalyan delikanlı:
- Üç gündür İstanbul’da Hezarfen Ahmed Çelebi’yi çektik.
- Evet?
- Araştırdık. Türkiye’nin en ünlü aktörü sizmişsiniz. Sinemada canlandırdığınız en bilindik karakter de Malkoçoğlu.
Cüneyt Arkın küçümser bir tebessümle omuzlarını titretti:
- Malkoçoğlu, Kara Murat, Battal Gazi... Ohoo, çok var da... Siz ne istiyorsunuz onu söyleyin bakayım?
Çocuk gülümsedi:
- Şimdi şöyle sinyor. (Kahvesinden son bir yudum aldı.) Sizin için 300 bin dolarlık bir bütçe ayırdık. Eğer kabul ederseniz, üç dakikalık reklam filminde, Malkoçoğlu Bizans’a yenilecek.
Cüneyt Arkın, dizlerinin üzerinde duran uzun parmaklarını, piyano çalar gibi bir iki kaldırıp indirdi. Sonra birden yarı şaka yarı ciddi kükredi:
- Malkoçoğlu Bizans’a yenilmez üleynnn!
Kadın irkildi ve ayağa kalktı. İki İtalyan göz göze geldiler ve çantalarını toplayıp gitmeye koyuldular.
Onlar çıkarken Cüneyt Arkın hâlâ söyleniyordu:
- Röportaj için geleceklerini sanmıştım. Allah bana o büyük onuru yaşattı. Bunu 300 bin dolara satmam! Yemişim sizin dolarınızı. Her şey para değil kardeşim!

