BAŞA DÖN

Türkiye Gazetesi

Mikrofonlarımız Muharrem’de...

Ankara treni tam Sapanca Gölü’nün kenarından İstanbul’a doğru akarken, hız kesti.

Hissedilir bir frenle durduğunda yolcular oturdukları yerde sarsıldı.  

- Kucağına uçabilirdim, diye kikirdedi kızlardan biri, karşısında oturan kız arkadaşına…

Arifiye’de trene binmiş olan bu iki kız, tekrar edebiyat sohbetlerine döndüler.

Beyaz tenli, kısa düz siyah saçlı kız, elindeki “Cehennem” kitabını karşısındaki kahverengi kıvırcık saçlı, güleç yüzlü kıza iade ederken:

- Dan Brown’un her cümlede heyecanı diri tutma çabası baydı artık. Her kitabında aynı şey; ha kıstırıldı, ha öldü dediğin kahraman her seferinde garip tesadüflerle sıyrılıyor beladan…

- Bunu Müge’nin ısrarıyla okuyorum, dedi kız, kitabı kocaman bez çantasına tıkıştırırken…  Çok beğenmiş. Ben daha elli sayfa falan okudum, henüz ne olup bittiğini bile anlamadım.

- Sonuna doğru büyük bir bölümü İstanbul’da geçiyor, diye güldü öteki. Filmin sonunu söyleyeyim istersen Özge, katil garson…

Özge de güldü:

- Ben eskileri daha çok severim Yasminciğim. Tolstoy, Maupassant, Thomas Mann, şu bu…

Karşılıklı iki koltuk üçer kişilikti. Cam kenarında yüz yüze oturan iki kız arkadaştan Yasemin’in sağında genç bir karı koca vardı. Kadının başı kapalı, kucağında salladığı bir bebek… Ara sıra mızmızlanan bebeğin ağlaması tutup da insanları rahatsız etmesin diye anne ile baba onu uyutmaya çalışıyor.

Trenin gidişine ters oturan Özge’nin solunda ise “kendi çapında” yazar Muharrem ile az önceki frende uyanıp sağa sola bakan ve tekrar uyumaya başlayan genç bir erkek yolcu vardı.

Muharrem tam da ilgi alanına giren bu edebiyat sohbetine katılmaya cesaret edemiyordu. Hele “Benim de beş kitabım var” demek, onların, kitaplarını alıp okumuş olması seçeneğine göre çok kaba duruyordu. Bir yazarın kendisini tanıtması, övmesi, üslubundan bahsetmesi pek uygun gelmiyordu ona…

“Yazar isen, okur senin ne olduğunu, ne yazdığını bilmeli. ‘Şey, biliyor musunuz, ben de yazarım’ deyip kitaplarını göstermek, bir askerin apoletlerini gösterip ‘Ben komutanım’ demesi gibi bir şey” diye düşündü.

Elinde tuttuğu telefonu kulağına götürdü:

- Efendim? Merhaba… Şimdi mi? Trendeyim ama… Peki… Üç dakika sonra… Tamam…

Boğazını temizledi, saatine baktı, oturuşunu düzeltti. Kızlara döndü:

- Radyodan arayacaklar da… diye gülümsedi.

Kızlar birbirine baktı, tepki vermedi. Muharrem bu ilgisizliğe bozulmasını şöyle telafi etmeye çalıştı:

- Birkaç dakika sesli konuşmamla rahatsız edeceğim belki ama bir radyoyu açmış, dinlediğinizi düşünün.

- Yoo, önemli değil dedi Yasemin.

Telefonu sağ kulağına götürdü:

- Efendim… Tamam, bekliyorum…

Tekrar boğazını temizledi:

- E, iyi yayınlar... Evet, beşinci kitabım yeni çıktı… Teşekkür ederim… Soruyu tam alamadım. Ha, evet. Bu kitaba “Niyet” dedim. Çünkü “niyet” her şeydir. Bir insanın bacağını kesen doktoru masum, o insanı bıçaklayanı suçlu yapan şey, niyettir. İnancımızda da var ya, “Ameller niyete göredir” diye… Evet, yine sonu sürprizle biten kısa öyküler… Guy de Maupassant, O. Henry tarzı… (Konuşurken kafası hafif yere doğru eğikti ama kızların şaşkınlıkla birbirine baktığını hissetti.) Benim üslubum okuru sıkmadan ve sonunda mutlaka şaşırtan bir tarz… Eh, içinde ufak tefek dersler de varsa daha keyifli oluyor... Ben teşekkür ederim, iyi yayınlar.

Konuşmayı bitirince karşısına düşen Yasemin’e tebessüm etti. Diğer kız daha sabırsızdı:

- Özge ben… Çok memnun oldum. Kitaplarınızı nereden bulabilirim?

Muharrem çantasından iki kitap çıkarıp gururla imzalamaya koyulurken, tren Diliskelesi’nden çıkmış İstanbul topraklarına giriyordu…

Küçük bir not: 

Ortada radyo bağlantısı filan yoktu.

  • Facebook'ta paylaş
  • Twitter'da paylaş
  • Twitter'da paylaş
627018 https://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/sadik-soztutan/627018.aspx
YORUMLAR ARKADAŞINA ÖNER
loading
Kapat
KAPAT