Evliyânın büyüklerinden Kadîb-ül Bân hazretleri, 1174'te Musul’da vefât etti.
Bu zâtın zamânında bir kişi vardı ki, hasedinden dolayı bu zâtı sevmez ve büyüklüğünü inkâr ederdi.
Kalbinden;
“En iyisi, gidip sultâna şikâyet edeyim. Musul'dan sürgün etsin, ben de rahat edeyim” dedi.
Ve bu niyetle çıktı evden...
Birkaç adım attı.
Biri çıktı karşısına:
“Dur bakalım, nereye gidiyorsun? Kadîb-ül Bân hazretlerini sultâna şikâyet edeceksin değil mi?”
Cevap vermedi.
“Söyle bakalım, ne suçu var ki, şikâyet edeceksin onu sultâna?”
Çok şaşırmıştı?!
Çünkü bu niyetini kimseye söylememiş, kalbinden düşünmüştü sâdece.
Ama dönmedi niyetinden.
Saraya doğru birkaç adım attı.
Başka biri çıktı karşısına:
“Sultâna gidip hocamızı şikâyet edeceksin değil mi? İyi de, ne suçu var ki, şikâyet ediyorsun?”
İyice şaşırmıştı?!
Sordu bu defâ:
“Evet, ama ben bu niyetimi kimseye söylemedim. Siz ne biliyorsunuz benim bu fikrimi?”
“Bizi o büyük zât gönderdi. Allah'ın velî kulları, kalpten geçenleri anlarlar. En iyisi sen vazgeç bu fikirden” dedi.
Zâten vazgeçmişti adam. Geri dönüp huzûruna gitti bu Allah dostunun.
Özür diledi.
Ve “talebesi” olmakla şereflendi...

