Türkiye Gazetesi E-Gazete
Arama
Kaydet
a- | +A

Hava serindi. İstanbul’un rutubetli soğuğu insanı çarpıyordu. Hiç de Erzurum'un soğuğuna benzemiyordu.

Elimdeki işimi bitirip çayım soğumadan masaya oturmam da kolay olmuyordu. "Ne olursa olsun, bir kere daha gelip bana seslenmeden odamdan çıkmaya niyetim yok” dedim içimden. Eğer vakit geç kalacak kadar ilerlemişse mutlaka ses tonunu değiştirirdi zaten.

Tıraşıma son şeklini veriyordum ki yeniden yankılandı o alışık olduğum müşfik ses:

"Hoca Hoca! Duvarlara değil sana sesleniyorum! Bu kaçıncı oldu? Buyur sofraya, çaylar buz kesildi, ısıttığım ekmekler hakeza! Bak, işe geç kalacaksın! Benden söylemesi. Bir daha çağırmayacağım sofraya!”

Demesine bakmayın. Öyle esip gürlese de onu pekiyi tanırdım. Biraz sonra yeniden yanı başımda bitecek, aynı lafları sıralayacaktı. İşe geç kalmayı duyunca daha fazla direnecek hâlim kalmamıştı benim de… Daha hızlandım, elimi yüzümü yıkadım hazır oldum.

Hava serindi. İstanbul’un rutubetli soğuğu insanı çarpıyordu. Hiç de Erzurum'un soğuğuna benzemiyordu. Termometreye bakınca arada onlarca derece fark olmasına rağmen buradaki düşük sıcaklıkta daha çok üşüyordum. Araştırdım, rutubetin çok olmasından kaynaklandığını öğrendim. Hanımın son ikazından sonra hızlı adımlarla mutfağa doğru yürümeye başladım. Başladım da bu terliklerle başım dertteydi. “Sanki anasından terlikle doğmuş…” diye laf atan hanım haklıydı. Ayaklarıma göre terlik bulmaya zorlanıyordu garibim. Ben de inadına terlik takmayı ihmal etmezdim. Her defasında topuklarım dışarıda yürümek kolay olmuyordu. Ayaklarımın bir kısmı dışarıda kaldığı için kendimi buzda yürümeye çalışan penguenlere benzetiyordum.

Her gün kahvaltımı muntazam yapmış olmamı esprili bir üslupla anlatsam da hiçbir sabah sofraya nazlı oturduğumu hatırlamıyorum. Zevkle yaptığım kahvaltımın ardından lavaboya geçip ellerimi yıkadım, paltomu giyindim, başlığımı taktım ve o hızla da dışarı çıktım. Hemen hemen her sabah aynı merasimi yaşardım. Mümkün olduğu kadarıyla temiz ve uyumlu giyinmeye dikkat ederdim, yine öyle yaptım.

Evin dış kapısından çıktığımda soğuk, bir şamar gibi yüzüme çarptı. Hele de kışın en şiddetli ayındaysanız, daha ürpertiyordu. Dışarıya attığım ilk adıma pek dikkat ederdim. Tecrübeyle sabitti; kaç defa düşüp geri dönmüştüm. Çünkü kayma ve düşüp bir yerlerimi kırma ihtimali yüksekti Allah muhafaza. İstanbul için aslında yerlerde çok kalın bir kar örtüsünün varlığından söz edilemezdi ama yine de çok soğuk bir hava vardı. Sıcaklığın kaç derece olduğunu ağzımdan sigara dumanı gibi çıkan buhar yoğunluğundan tahmin edebiliyordum. Üşütmeden ve düşüp bir yerlerimi kırmadan işime kavuşma telaşındaydım...

Sözüm değil yabana, kötü işler yapana,

Nasıl hayret edilmez, mala mülke tapana?

Çok çok yazıklar olsun, doğru yoldan sapana!

Hakikati görenler, ihlâssız amel etmez,

Kötülerle olanın, sıkıntısı hiç bitmez.

DEVAMI YARIN

Ragıp Karadayı'nın önceki yazıları...

ÖNE ÇIKANLAR