Kaydet
a- | +A

Marmara enkaz altında kaldı, binlerce insanımız enkaz altında kaldı, hükûmet enkaz altında kaldı, sivil savunma enkaz altında kaldı, ilk yardım enkaz altında kaldı, devlet enkaz altında kaldı ve maalesef galiba insanlık da enkaz altında kaldı. Peki ya medya. O da enkaz altında kaldı ama canlı çıkarıldı. "Deprem ve medya" diye bir parağraf açtığımız zaman, galiba durumu en iyi anlatabilecek ifade böyle. Enkaz altından canlı çıkmak. Medya gerçekten enkaz altında kaldı mı, yoksa biraz haksız bir hüküm mü verilmekte. İsterseniz önce Sezar''ın hakkını Sezar''a bir teslim edelim.. O asırlar kadar uzun gelen 45 saniyenin ardından, panik halinde de olsa binalardan kaçabilecek kadar şanslı olanlar, zifiri karanlığa inat, pilli radyolarından yükselen gencecik habercilerin sesleriyle aydınlandılar önce. Ve el yordamı ile farkedemedikleri dehşetin soğuk yüzüyle ürperdiler. Verilen haber ne olursa olsun, karanlık içinde birileri "ne olup bittiğini" anlatıyor, ve şokun etkisi ile duran zihinler, içinde bulundukları durumu kavramaya başlıyorlardı. Görevleri gece müziği yayınlamak olan bazı genç DJ''lerin, müzik yayınını kesip, yaşadıkları paniği anlatmaları bile, kendileri ile aynı dakikaları paylaşan dinleyenler için bir teselli fırsatıydı. Elektrik kesintisi nedeniyle televizyon yayınları ile insanlara ulaşamayan kanallar, radyo yayınları ile ilk bilgileri milyonlara duyurmaya muvaffak oluyorlardı. Binalardan gecenin karanlıklarına çıkan insanlar, öbekler halinde, radyolardan gelen bilgilere kulak kabartıyor, içinde bulundukları durumu anlamaya çalışıyorlardı. Bu konuda en iyi sınavlardan birini de TGRT verdi. Depremden bir iki dakika sonra, ilk bilgileri ve içine girilen durumu duyurmaya başlayan kanal, daha sonra TGRT FM ile yayına devam ederek, milyonları bilgilendirdi. TGRT elini çabuk tutmuştu ama benzer çabalar başta NTV olmak üzere hemen tüm kanallarda da vardı. Elektrik kesintisi nedeniyle televizyon yayınlarını izletemeyen kanallar sıcağı sıcağına radyo yayınları ile insanları bilgilendirdiler. Haberleşme kopukluğu yüzünden hükümet üyeleri bile ne olup bittiği konusunda kıvranırken mesela Türkiye Gazetesi''nin Genel Yayın Müdürü Kenan Akın, depremden yaklaşık 40 dakika sonra, arabasına attığı aile efradı ile gazete binasındaydı ve haberi gazeteye yetiştirebilme çabasındaydı. Bunu, olayı yaşadığımız için biliyoruz. Ve büyük ihtimalle Zafer Mutlu da, Ertuğrul Özkök de, Yalçın Doğan da, gazetelerinin başındaydılar aynı saatlerde. Ve aynı çabalar içindeydiler. Tıpkı aynı görev şuuru ile gazetelerine koşan editörler, haberciler, baskıcılar, dağıtım elemanları gibi... Gün ışıyıp, dehşet tablosu ortaya çıkarken, gazetelerin şehiriçi ve yıldırım baskıları da felaketin ilk bilgileri ile piyasadaydı. Ve yine haberciler, depremin merkez üslerinde canlı yayınlara başladıkları saatlerde, hükümet ve devlet, kilitlenen telefonlar nedeniyle, ilk talimatları yerlerine ulaştıramamanın paniğini yaşıyordu. Birçok bakanın ve başbakanın talimatları o sırada canlı yayında olan televizyon ve radyo kanalları vasıtası ile sorumlulara iletilebiliyordu. Ve haberciler sayesinde Türkiye, yaşanan felaketin dev boyutu ile sarsıldı. Pek çok kanal tüm yayın akışlarını değiştirip, tam gün deprem bölgelerinden haberler verdi. Büyük gazetelerin kimi köşe yazarları, ünlü kalemleri, felaket bölgelerine gidip izlenimlerini kaleme aldılar. Devletin ulaşamadığı enkazlara, bölgelere gazeteciler ulaştılar. Kimi meslektaşımız haberi bırakıp enkaz altından yaralı kurtardı, kimileri yardım ekiplerine kılavuzluk yaptı, kimileri haberleşme köprüsü görevi üstlendi.. "İyi güzel de, medya nasıl enkaz altında kaldı?"ya gelince Galiba ezeli derdimiz reyting kavgası ve sorumsuz yayıncılık anlayışımız bu konuda da başımızı ağrıtmakta. Öncelikle kulaktan dolma malumatlar ve böyle durumlarda işbaşına gelen fısıltı gazetesine yardımcı olacak şekilde yapılan yayınlar, ister istemez medyayı da enkaz altına itiverdi. Yorum (sunucunun o dakikadaki haleti ruhiyesine dayalı) sunuşlar, panik çağrıları, haklı haksız değerlendirmeler, tek bir enstantane üzerinden yapılan genellemeler, bilgisizce soru ve yaklaşımlar, salah zamanlarında bile dayanılmaz tavırlarıyla tahammül edilemeyen kimi mimli yayıncıların, dehşete düşüren yayın üslupları, ister istemez sorumsuz yayıncılığı bir kere daha gündeme getirdi. Her ne kadar bir köşe yazarı dostumuz "Ne yapsalardı yani. Rezaletleri, ihmalleri, çarpıklıkları görmezden mi gelselerdi" diye yazsa da, ifratla tefrit arasında bir türlü ölçü tutturamadığımızı bir kere daha görmek pek de hoş değildi. Yayıncılık adına yaşanan onca fedakârca çabaya bakınca "Medya da enkaz altında kaldı, şükür canlı kurtarıldı" diyebiliyoruz ancak. Bu da çuvaldızı kendimize batırışımızdır. Ama bu en acı günlerde, bir anlamda ihanet derecesinde dökülen kimi hizmetlere ve ürküten kayıtsızlığa baktıkça, Allah bilir ya medyaya batırdığımız iğne bizi de acıtmakta..

Ah CNN

ah!.. Şiddeti ve neden olduğu hasar ve dehşetle asrın en büyük felaketlerinden biri olan Marmara depremi, uluslararası yabancı medyanın da ilgisini çekti. Büyük haber kanalları neredeyse Türk medyası ile eş zamanlı, felaketi dünyaya duyurmaya başladılar. Bu konuda bizim medyamızın da büyük katkıları oldu. Ama nedense, haberi CNN''de duymadan inanmayan kimi çevreler nedeniyle, oldukça tedirgin edici saatler de yaşandı. Önümüzdeki günlerde Türkiye''de de bir kanalımızla ortak yayına başlayacak olan CNN önce, depremin şiddeti konusundaki yayını ile ortalığı karıştırdı. Sonra da ölü sayısı ile ilgili rakamlarıyla. Gerçi, ilk anda şok eden iddialar daha sonra ziyadesi ile doğrulanmadı değil ama bu defa da kulak gazeteleri CNN ağzıyla yayınlara başlayınca ve kimi sorumsuz yayın organı da bu söylentilere itibar edince olanlar oldu. "İstanbul''da ilkinden daha büyük bir deprem daha olacak. Haberi CNN geçti" yolundaki iddia, zaten yaşadıkları dehşetin içinde şaşkın insanlarımızı tekrar sokaklara dökmeye yetti. Haberi doğrulatmaya çalışanlar gördüler ki, CNN''in böyle bir yayını yok. Hatta bu şekilde yanlış anlaşılabilecek bir başka haberi de.. Ama CNN ismi ortalığı karıştırmaya yetmişti bile. Spekülasyonun yaygınlık kazanması üzerine Kandilli Rasathanesi''nden insanları teskin edici peşpeşe açıklamalar yapıldı. Arkasından Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ile Basın Konseyi birer açıklama yaparak, bu tür söylentileri haber yapan kimi özel radyo ve televizyonları kınadılar ve sorumlu yayıncılığa çağırdılar. TGC Başkan Vekili Orhan Erinç, yaptığı açıklamada, kimi yayın organlarının, habercilik anlayışını, söylentileri aktarma yöntemi olarak algıladıklarını belirterek, reyting uğruna yapılan yanlış yayıncılığı eleştirirken Konsey Başkanı Oktay Ekşi de, üst kurulu göreve çağırarak "RTÜK nerede?" diye sordu. Ekşi, televizyonların enkaz altından çıkarılan yaralı ve ölülerin görüntülerini aynen veren yayın kuruluşlarını da sorumsuzlukla suçladı ve "Yayın kuruluşlarının tiraj için böylesine dramatik bir konuyu haber unsuru olarak kullanmaları ayıp" dedi. Toprak henüz kanıyor. Enkaz altında belli ki daha binlerce insanımız var. Sanayimiz büyük darbe yedi. Binlerce ocak söndü. Milli birlik ve beraberlikte gedikler oluştu. Acılar henüz çok çok taze. Belli ki, pek çok konuda, pek çok şey yeniden yapılanacak, hatalardan, acılardan umulur ki dersler çıkarılacak. Umudumuz bu yeni yapılanmada, yeni başlangıçta, medyanın da yeniden yapılanabilmesi.

Ateş düştüğü yeri yakar Avcılar''daki enkaz arasında dört dönen TGRT muhabiri, çıkarılan her cesede dikkatle bakıyor, sonra telaş içinde bir başka yıkıntıya koşuyordu. Ve birden hıçkırıklarla, enkazdan çıkarılan bir genc adamın vücuduna sarılarak ağlamaya başladı. Bu anlattıklarımız canlı yayında yaşandı ve genç muhabirin o anda yaşadığı derin acıyı, tüm diğerleri için duyulanla birlikte izleyenler de paylaştı. Enkaz altından cansız çıkarılan genç adam, Cihan Haber Ajansı muhabirlerinden Rahmi Akman''dı. Enkaz altında kalmasa, büyük ihtimalle, görevi başında, bir başka dramı duyuruyor olacak olan Rahmi, arkadaşlarının üzgün bakışları arasında diğer depremzedelerin yanına toprağın üzerine yatırıldı. Bir başka haber de Kocaeli''nden geldi. Türkiye Gazetemizin ve İhlas Haber Ajansı''nın eski muhabirlerinden Hüseyin Demiray da eşi ve üç çocuğuyla birlikte, çöken evlerinin enkazı altında Hakkın rahmetine kavuşmuştu. Cesedi toprak altından çıkarılırken, gözyaşı dökenler arasında bir ara omuz omuza çalıştığı meslektaşları da vardı. Depremle aynı saatlerde NTV''nin genç spikeri Faik Uyanık ekranda Günaydın Kafkaslar programını sunuyordu. Sarsıntıdan yaklaşık sekiz dakika sonra tekrar ekrana çıkıp İzmit merkezli depremi tüm Türkiye''ye duyurdu. Aklı Gölcük''te yaşayan ailesindeydi. Hemen Gölcük''e gitti. Annesi, babası ve kardeşinin yaşadığı apartman yıkılmış, ailesi enkaz altında kalmıştı. Aradan geçen 48 saate rağmen enkaza dokunulamamıştı. Dramı ekrana da yansıyan Uyanık, hem işine devam etti hem de yaşadığı acıyı anlattı. Ateş düştüğü yeri daha bir derinden yakıyordu...

ULUÇ haksız mı? Aşağıdaki yazı Hıncal Uluç''un. Noktasına dokunmadan aldık. Bir güzel öz eleştiri diyerek: "Televizyonda bir uzman konuşuyor.. Fatma Çölaşan''mış adı..

"En çok hasar görenler devlet binaları.. Bunun suçlusu da devlet" diyor.. İzah ediyor..

İhale yasası "En uygununa" dermiş.. Oysa Bayındırlık Bakanlığı her yıl çıkardığı yönetmeliğe "En ucuz verene" diye madde koyarmış..

Böylece ihale en ucuz verene gidiyor, kimdir, nedir, bu fiyata nasıl yapar demeden..

Bu fiyat dedikleri 1936 birim fiyatları üstelik.. Devlet hesabı buna göre yapıyor, adam bir de bunu yarı yarıya kırıyor, ihaleyi almak için.. Veren devlet düşünmüyor, yahu çalmazsa eğer bu paraya bu işi nasıl yapar, diye..

Adam ihaleye girerken ilan ediyor, davul zurna ile çalacağını..

Peki ya medya..

Fatma Hanım bizim suçumuzu da tokat gibi vuruyor yüzümüze..

"Sıkıysa, en ucuz verene vermesin devlet.. Medya öyle bir izliyor ki.." İzleriz biz.. Suiistimal haberi yapmak için öyle izleriz ki..

Aklımıza gelmez, bu fiyatla bu binanın nasıl yapılacağı.. Aklımıza gelmez, depremde bina çökünce altında kalanların günahının bir bölümünün bize ait olduğu..

"En ucuza.. En ucuza" diye haykırarak, iti, uğursuzu müteahhit yapan biziz..

Biz medya.. Bugüne dek bir tek yazı, bir tek TV programı hatırlıyor musunuz, "Bu fiyata bu iş nasıl yapılır?.. Bu fiyatla gelene ihale nasıl verilir" diyen..

Ama kaç yüz örneği var tam tersinin.. Devlete üstelik yasaların "En uygunu" seçme hakkı verdiği durumlarda dahi en ucuzu seçmediği için Başbakanı Yüce Divana kadar yollayacak kadar kopartılan kıyametleri ve sürdürülen kampanyaları..

Medyası da canı değil, parayı düşünüyor bu ülkenin.. Hadi devlet olun da, bu medyayı bile bile, doğru bildiğinizi, inandığınızı yapın, işi sağlam müteahhide verin bakalım..

Tencere dibin kara..

Bir kişi çıksın karşıma "Benimki değil" desin bakalım.. Görmek isterim!..

Bu topyekûn felaketin topyekûn suçlusuyuz, hepimiz!.. " Söylesenize Uluç haksız mı?