“Selamün aleyküm Feridun ağabey. Aklıma güzel bir fikir geldi. Bildiğiniz üzere paramız son beş yılda çok değer kaybetti. Ama bir taraftan maaşlar aynı oranda arttığı için sanki aynı oldu. Kiralar hariç. Benim önerim neden paradan tekrar bir sıfır atmıyoruz?
Peki bunun ne faydası olacak derseniz evet değer bazında değişen bir şey olmasa da psikolojik olarak çok faydalı olacağını düşünüyorum. Yani bir çaya on beş lira vermek var bir buçuk lira vermek var. Bir pantolonu bin liraya almak var yüz liraya almak var. İki yüz liraya karın doyurmak var yirmi liraya karın doyurmak var.
İkinci el arabaya bir milyon vermek için bir çuval dolusu para taşımak var, ya da yüz bin lira vermek var. Ev fiyatlarından bahsetmiyorum bile.
Diğer bir faydası bozuk paralar tekrar değerlenir. Örneğin on liraya bir çay içmek için on adet metal bir lira vermek var tek bir adet bir lira vermek var. Bu sayede kuruşlar da değerlenir.
Biliyorum bakkal defteri gibi kolay değildir ama paradan tek sıfır atsak sanırım psikolojik olarak çok rahatlarız. 6 liraya bir litre benzin aldığınızı düşünsenize. Haaa derseniz ki maaşlar da üç dört bin liraya düşer. Haklısınız ama birçok külfetten kurtulmuş oluruz. Uzun yazı oldu kusura bakmayın. Selamlar saygılar...”
Rumuz: “Bir vatandaş”
Kimsenin ekmeğiyle oynamayacaksın!
Kütahya’dan yazan değerli İsmail Hocam, fikirlerinize katılmamak elde değil. Hayatta kimsenin onaylamayacağı şeydir insanın ekmeğiyle oynamak. Evet bir anlaşmazlık olabilir, eskilerin deyimiyle bir niza yaşanabilir. Rekabet elbette hayatın olmazsa olmazlarındandır... Ama hangi durumda olursa olsun hangi konumda olursa olsun hangi niyetle olursa olsun bir kimsenin ekmeğiyle oynamayı toplum vicdanı kabul etmez... Hatta denir ki “düşmanın bile olsa kimsenin ekmeğiyle oynanmaz” Bu işte vebal vardır... Vebali ağır olur... Bazen bu vebal içeride külleneceği yerde közlenir kendi kendini yakar kavurur ve sonunda dayanılmaz hâl alır... Atalarımız “Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste” diye söylemiştir... Bunca tecrübeye rağmen “ben bildiğimden şaşmam” demek de enaniyetten kibirden ve cahilliktendir... Öyle kimselerden uzak durmak daha iyidir... Ne demişler karınca kanat taksa ne olur, uçar ama neyleyeyim kuşlara yem olduktan sonra... Saygılarımızla... F.A.
Öğretmenevleri ile polisevleri arasındaki fiyat uçurumu
“İkisi de devlete ait. Zonguldak polisevinde 1 gece kalmak için en düşük ücret 336 TL iken Zonguldak öğretmenevinde 1 gece kalmak için en düşük ücret 800 TL. Bu fiyat farkına kim dur diyecek? Fiyatlardaki bu ve benzeri eşitsizlik Türkiye'nin hemen birçok yerindeki kamu kurumlarında söz konusudur. Saygılarımızla.”
Ali Özdemir-Öğretmen
Geçmişle gelecek arasındaki köprü...
Bazen şehrin o hoyrat gürültüsünden, her şeyi tüketen o anlamsız telaşından kaçıp sığınacak bir liman arıyor insan. Ayaklarımız bizi farkında olmadan, sesin sustuğu, vaktin ağırlaştığı o kuytu köşelere; sahaflara götürüyor. Eskiden bu sessizliğin bir adı, bir ağırlığı vardı.
Sahaf… Kelimeyi telaffuz ederken bile insanın genzine o kadim kâğıt kokusu doluyor. Aslı "sahhaf" yani ömrünü sayfalara vakfetmiş, kâğıdın dilinden, mürekkebin derdinden anlayan kişi. Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi’nde kıymetli Ahmet Hocam sık sık hatırlatırdı. "Bir millet kelimelerine nasıl sahip çıkıyorsa, türkülerine ve kitaplarına da öyle sahip çıkar." İşte sahaf, bu sahip çıkışın son kalesidir. Eskiler bu sıfatı öyle rastgele kullanmazdı; çünkü sahaflık sadece bir ticaret değil, bir "emanet" işiydi.
Bir dükkân düşünün… Eşiğinden adımınızı attığınızda sizi karşılayan o raflarda, modern kitapçıların o ruhsuz, cetvelle çizilmiş düzenini bulamazsınız. Kitaplar üst üste binmiş, kimi yorgunluktan yana eğilmiş, kimi birbirine omuz vermiştir. Ama garip bir şekilde, o hengamenin içinde muazzam bir nizam gizlidir. Çünkü orada düzeni raflar değil, sahafın hafızası kurar. Gerçek bir sahaf, aradığınız o nadide eserin hangi tozlu katmanın altında uyuduğunu ezbere bilir.
Osmanlıdan tevarüs eden o gelenekle, sahaf dediğin aslında bir ilim ehlidir. Kitap satmak onun için sadece bir geçim kapısı değil, bir irşat yoludur. Sizin neye talip olduğunuzu ferasetiyle sezer, bazen elinizdeki kitabı yavaşça kenara çekip size başka bir tanesini uzatır; "Evlat, senin dermanın bu sayfadadır" dercesine… Şimdi sormak lazım; bugün hangi algoritma, hangi parlak vitrin size bu gönül gözüyle bakabilir?
Zamanın ruhu değişti; matbaa hızlandı, kitap çoğaldı, bilgi her yere saçıldı. Görünürde bu bir kazanç gibi dursa da aslında büyük bir "mana erozyonu" yaşıyoruz. Kitapla kurulan o mahrem, o tensel bağ zayıfladı. Eskiden kitap azdı ama mukaddesti. Şimdi ise birer tüketim nesnesine dönüştüler. Sahaflar işte bu "kıymet" duygusunun son durakları gibi direnç gösteriyorlar. Onlar, geçmişin sesiyle geleceğin merakı arasında köprü oldular.
Bugün bir sahafa girdiğinizde raflara değil, bizzat zamanın kendisine bakarsınız. Bir kitabın kapağını araladığınızda kenara düşülmüş bir derkenar notu, sayfaların arasına unutulmuş eski bir vesikalık fotoğraf ya da hiç tanımadığınız birinin yarım kalmış bir cümlesiyle karşılaşırsınız. İşte o an idrak edersiniz ki: Kitap dediğimiz şey sadece kâğıt değil, yaşanmış bir ömürdür.
Selman Devecioğlu

