Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Ara seçim tartışması: Hukuk ne diyor, siyaset ne a...
0:00 0:00
1x
a- | +A

Türkiye’de son günlerde seçimlere ilişkin tartışmalar yeniden gündemde. Ancak bu tartışmalar yapılırken iki ayrı meselenin birbirine karıştırıldığı görülüyor: Erken genel seçim ve ara seçim... Oysa bunların hem hukuki mahiyetleri hem de siyasi sonuçları birbirinden çok farklıdır.

“Erken genel seçim” yahut anayasal deyimle “seçimlerin yenilenmesi”, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin tamamının yeniden seçilmesini ifade eder. Böyle bir durumda sadece milletvekilliği seçimleri yapılmaz, onunla bitlikte, Cumhurbaşkanlığı seçimi de yenilenir. Bunun için ya Meclis’in nitelikli çoğunlukla -yani 360 kişiyle- karar alması ya da Cumhurbaşkanı’nın bu yönde bir karar vermesi gerekir. Dolayısıyla, erken genel seçim, büyük çaplı ve sistemin tamamını etkileyen bir siyasi karardır.

Ara seçim ise daha farklıdır. Ara seçim, Meclis’in tamamını yenilemez; yalnızca çeşitli sebeplerle boşalmış milletvekilliklerinin yeniden doldurulmasını sağlar. Bu yönüyle ara seçim, demokratik temsilin eksilen taraflarını tamir etmeyi ve bu suretle demokrasiyi güçlendirmeyi amaçlayan sınırlı bir usuldür. Nitekim, anayasal kurallar da onu olağan değil, istisnai bir yöntem olarak düzenlemektedir. Her seçim döneminde yalnızca bir defa yapılabilmesi, belli zaman şartlarına bağlanması ve aşılması gereken bazı eşiklere tabi tutulması da bundan kaynaklanır.

Bugün CHP’nin yaptığı çağrı, bu ikinci meseleyle, yani TBMM’deki üye boşluklarının giderilmesiyle ilgilidir. Parti yönetimi, boşalan milletvekilliklerinin doldurulması gerektiğini savunmakta ve ara seçimin gündeme alınmasını istemektedir. Bu talebin bütünüyle dayanaksız olduğu elbette söylenemez. Zira, anayasa, gerçekten de, belli şartlarda ara seçim yapılmasına imkân tanımaktadır. Ancak, bundan, Meclis’te birkaç sandalye boşalmasının otomatik olarak seçime gitme sonucuna yol açacağı ortaya çıkmaz.

Burada asıl belirleyici husus, boşalmış milletvekilliği sayısıdır. Anayasa, boşalan üyeliklerin sayısı Meclis üye tam sayısının yüzde beşine ulaşırsa ara seçimin üç ay içinde yapılmasına karar verileceğini öngörmektedir. Bu 600 üyeli Meclis’te 30 milletvekilliğinin boşalmış olması anlamına gelmektedir. Bu da göstermektedir ki hukuk, ara seçimi, sıradan bir siyasi manevra alanı olarak değil, temsil açığının ciddi boyutlara ulaştığı durumlar için öngörmektedir.

Üstelik mesele sadece sayıya da indirgenemez. Bir milletvekilinin istifa etmesi, üyeliğinin kendiliğinden sona ermesi anlamına gelmez. İstifanın ilgili Meclis organlarınca değerlendirilmesi ve hukuken sonuç doğurması gerekir. Bu yüzden “şu kadar milletvekili istifa eder, sayı tamamlanır, seçim zorunlu hâle gelir” tarzındaki siyasi hesaplar, hukuk tekniği bakımından meseleyi fazlasıyla basitleştirmektedir.

Bu sebeple bugünkü tartışmayı doğru yere oturtmak gerekir. CHP’nin yaptığı şey, bir hukuk tartışması açmaktan ziyade, hukuki bir imkânı siyasi bir baskı aracına dönüştürmeye çalışmaktır. Bu da siyasetin doğasında vardır. Muhalefet, iktidarı sandıkla sıkıştırmak ister; iktidar ise sandık kurulmasının zamanlamasını kendi lehine olacak şekilde düzenlemeye çalışır. Fakat bu çekişmenin ortasında anayasal çerçevenin kaybolmaması -daha doğrusu ihmâl edilmemesi- gerekir.

Kısaca, ara seçim talebi ne bütünüyle temelsizdir ne de kendiliğinden sonuç doğuracak kadar güçlüdür. Hukuk burada bir imkân tanımakta, fakat bu imkânı sıkı şartlara bağlamaktadır. Geriye kalan ise siyasetin kuvvet dengeleri, partilerin stratejik hesapları ve Meclis içindeki siyasi irade dağılımıdır. Türkiye’de seçim tartışmalarını sağlıklı biçimde değerlendirmek için de önce bu gerçekleri gözden kaçırmamak gerekir. Yani hukuk kapıyı aralayabilir, ama o kapıdan kimin geçeceğini ve ne zaman geçeceğini siyaset belirler.

Atilla Yayla'nın önceki yazıları...