Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Suriye’nin geçmişi ve geleceği
0:00 0:00
1x
a- | +A

Suriye, iç savaş yıllarına kadar, otoriter tarafları ağır basan ama bazı totaliter özellikler de sergileyen bir ülkeydi. Ülkede hâkim olan rejim, Türkiye’de 1923-1950 arasında olduğu gibi, cumhuriyet adı altında varlık kazanmış bir diktatörlüktü! Hafız Esad, Arap Sosyalist Baas Partisi'nin Suriye kolunu iktidara taşıyan 1963 darbesine katıldı. Daha sonra kendisi parti içi iki darbeye daha karıştı ve 1971’de iktidara geldi. 2000 yılında ölümünden sonra oğlu Beşar Esad makamını devraldı. Rejim 2024'te yıkılana kadar Esad ailesi bir cumhuriyetçi hanedan diktatörlüğünün başı olarak iktidarda kaldı.

Bu cumhuriyetin resmî ideolojisi "Arap sosyalizmi" ve bir İslami yorum karışımı olan "Baasçılıktı." Rejim fiilen bir Alevi diktatörlüğüydü. Ülkede aralarında özellikle Kürtlerin de bulunduğu çeşitli toplum kesimleri tahakküm altında tutuldu. Kürtlere kimlik verilmiyor ve yönetimde söz sahibi olmalarına imkân tanınmıyordu. Suriye aynı zamanda 1991’e kadar uluslararası arenada sosyalist blok yörüngesinde hareket etmekteydi. Türkiye’yi ve NATO’yu zayıflatır düşüncesiyle Marksist-Leninist bir terör örgütü olan PKK’nın ülkede üslenmesine ve Türkiye’ye karşı eylemler yapmasına izin ve destek verdi.

Arap Baharı çerçevesinde Suriye’de ortaya çıkmaya başlayan siyasi katılım hakkı ve temel hak ve özgürlüklerin tanınması talepleri, Türkiye’nin bütün çabalarına rağmen, Suriye devleti tarafından, şiddetle bastırılmak istendi. Ülke kanlı bir iç savaşa sürüklendi. Suriye’deki azınlık rejimi İran ve Rusya’nın desteğiyle tam kaybetmek üzere olduğu iç savaşta üstünlük sağladı ve ülkeye büyük ölçüde hâkim oldu. Yaklaşık bir milyon kişi hayatını kaybetti ve on milyon Suriyeli ülke dışına kaçtı. Kaçanların büyük çoğunluğu Sünni Araplardı.

Suriye’deki muhalif güçler mevcut Cumhurbaşkanı Ahmet el-Şara’nın önderliğinde Aralık 2024’te Şam’ı kurtarmayı ve Esad diktatörlüğünü yıkmayı başardı. Bu, Suriye’de eskiden beridir egemen gücün yedeğinde durmuş olan Dürziler ve Aleviler gibi grupların endişelenmesine yol açtı. Kürtler ise bir taraftan ABD, diğer taraftan İran, Rusya ve son zamanlarda İsrail’in desteğiyle ayrı bir siyasi statü kazanmaya çalışmaktaydı.

Ülkede özellikle dikkate değer olan YPG/SDG’nin tutumuydu. Bu örgüt, Kürtlerin genel nüfusa oranı yüzde onun altında olmasına rağmen, ülkenin yüzde 35’ini elinde tutmaktaydı. Suriye’nin önemli doğalgaz, petrol ve su kaynakları da bu topraklardaydı. ABD tarafından kendilerine “Demokratik Güçler” sıfatı verilmişti ama demokrasiyle nasıl bir ilişkilerinin olduğu meçhuldü. İşgal ettiği bölgelerdeki çok sayıda insan mağdur oldu. Bazıları ata topraklarını terk etti. YPG/SDG Esad ile de iyi geçinmeye çalıştı. Rejimle mümkün mertebe çatışmaya girmekten kaçındı. Son olarak da muhalefet güçleri Şam’a yürürken onlara katılmadı, yerinde oturmayı tercih etti. 10 Mart 2025’te Ahmet el-Şara ve Mazlum Abdi tarafından imzalanan mutabakatı uygulamayı da reddetti. Buna karşılık askerî operasyon başlayınca bazı yerlerde hemen mağlup oldu, bazı yerlerde ise geri çekilmek zorunda kaldı. Bunda, kuşku yok ki, bu bölgelerdeki Arap aşiretleri de etkili oldu.

Suriye yönetiminin halkın eşit vatandaşlığını vurgulayan bir kararname çıkarması ve Kürtlerin de Suriye’nin eşit vatandaşları olarak muamele göreceğini açıklaması yerinde bir adım. Umarım, vaatler gerçekleşir. Ancak, Suriye sadece Sünni Arapların değil, Nusayrilerin, Dürzilerin ve Türkmenlerin de vatanı. Bu yüzden, ülkenin adının Suriye Arap Cumhuriyeti olarak muhafaza edilmesi yanlış; Suriye Cumhuriyeti olması daha isabetli. İnşallah Suriye yönetimi Türkiye’yi taklit ederek “Ne mutlu Arabım diyene” şeklinde saçma bir resmî söylem ve çizgi tutturmaz ve insanlara herhangi bir etnik veya dinî kimliği dayatmaz. Bütün ülke insanları anayasal güvenceye sahip eşit vatandaşlar olarak yaşar...

Demokratik, insanlara bir kimlik dayatamayan ve ülkede yaşayan hiç kimsenin kimliğini reddetmeyen bir Suriye bütün bölgeye ilham kaynağı olacaktır.

Atilla Yayla'nın önceki yazıları...

ÖNE ÇIKANLAR