Dünya küçüldü. Artık her olay, mutlaka diğer ülkeleri ve toplumları da ilgilendiriyor. Çıkarlar, çekişmeler, global hale geldi.
21. Asır, "bilgi, bilim ve hoşgörü" asrı olacaktır. Daha doğrusu olmalıdır. Zira, ilimde inanılmaz gelişmeler yaşanmaktadır. (Bilgisayar teknolojisinde, 1950''den bu yana bir milyar misli gelişme olmuştur.) Bu gelişmeye ayak uyduramayan ülkelerin, gittikçe fakirleşmesi, sömürülmeye mahkûm kalması, kaçınılmazdır.
Zengin ülkelerle fakirler arasındaki uçurumlar gittikçe derinleşmektedir. (Bu arada, fakir ülkelerin silâhlanmaya sarfettiği büyük kaynaklar, bitip tükenmek bilmeyen iç çekişmeler, eğitim seviyesindeki düşüklükler nazara alınınca, durumun vahameti daha da belirginleşmektedir.)
Kuantum teorisi, bilgisayar teknolojisi ve biyomoleküler ilmi, inanılmaz gelişmeler göstermektedir. Kopyalama gerçekleşmiştir. İnsanın genetik şifresi uzun olmayan bir süre içinde, tamamen çözülmüş olacaktır. Körleri görür, felçlileri yürür hale getirecek çalışmalar sona yaklaşmıştır. (Muhtemelen "ışınlama" deneyleri başarı ile sonuçlanmış olup, günü gelince açıklanacaktır. Aynı şekilde"zaman içinde seyahat" ve "uzay sırlarının çözülmesi" bir ütopya olmaktan çıkacaktır.)
Bu tablo içinde, Türkiye olarak biz ne yapmalıyız? Çağa damgamızı vurabilmek, hak ettiğimiz seviyeye ulaşabilmek, huzuru, demokrasiyi, gelişmeyi elde etmek için, nasıl hareket etmeliyiz?
Şüphesiz, burada en önemli görev, fert fert, hepimize düşmektedir. Her şeyi, Ankara''dan beklemek, her işin (beş yılda bir) oy vererek halledilebileceğini sanmak alışkanlığını terk etmeliyiz.
Önce, kendimizi yetiştirmemiz şarttır. Konumuzda en iyi hale gelmemiz gerekir. Örnek olarak gösterilmemiz, fikir ve duygularımızı lâf üreterek değil, iş üreterek (hâl ile) tebliğ etmemiz icap eder.
Gayret, sabır (sebat) ve ihlâs; başarının, olmazsa olmaz şartlarıdır.
Amacımız, (gerçek anlamda, samimi olarak) nedir? İnsanlara yararlı olmak, ülkeye hizmet etmek, ideal toplum yapısında rol almak mıdır? Yoksa güç, şöhret, iktidar sahibi olmak mı?
Topluma ve şahıslara kızmaya hakkımız var mıdır? Kendimizi yeterince; olgun, bilgili, feragat sahibi, dürüst, haklara saygılı, haram yemez hale getirebildik mi? Davranışlarımız basiret ve feraset kurallarına uygun mudur? Hislerimizle mi, mantığımızla mı hareket ediyoruz? Sevgiyi, saygıyı ve sabrı mı ön plâna alıyoruz; kendimizi beğenmişliği, devamlı tenkit etme alışkanlığımızı mı? Kavgayı mı tercih ediyoruz, uzlaşmacılığı mı?
Başkalarının fikirlerine, davranışlarına, inançlarına, saygı gösterebiliyor; onların hayatına karışmaya hakkımız olmadığını idrak edebiliyor; görevimizin sadece doğru bildiklerimizi anlatmaktan, tebliğ etmekten ibaret olduğunu; kabul edebiliyor muyuz?
İlim öğreniyor ve öğretiyor muyuz? Öğrendiklerimize göre hareket ediyor, kendi aklımızı ve nefsimizi bir kenara bırakabiliyor muyuz? Peygamber Efendimiz (SAV) buyurmuş ki: "Kim kendi aklına göre hareket ederse zarar eder." Ve yine "kötülük çabuk yayılır" diye ikaz etmişler. En önemlisi, ihlâslı (samimi) miyiz?
Kavga kime ne kazandırır? Aksine, tepkileri ve düşmanlıkları artırır. Fikirlerimizin, hemen reddedilmesi ortamını doğurur. (Ayrıca, dış düşmanlıkları, iç bölünmeleri artırır. Provokasyonlara düşülmesine, sebebiyet verir.)
Bizim, bütün dinlerin mensupları ile ve başta komşularımız olmak üzere herkesle samimi diyaloglar kurmamız şarttır. (İran ile ilişkilerimizin gerginleşmesine sebep olabilecek senaryolara dikkat edelim. Bazı güç odaklarının tuzaklarına düşmeyelim. Tüm komşularla -Ermenistan dahil- iyi ilişkilerin kurulmasına çalışalım. Düşmanları dost yapalım. Hiç olmazsa nötralize edelim.) Bizden farklı düşünse de, herkese saygı gösterelim, ilk el uzatan biz olalım. (Bu bizi küçültmez, aksine daha güçlü kılar).
Bunların gerçekleşmesi için; toplumun her ferdinin, kendini yetiştirmesi; tarihi ve dünyadaki aktüel gelişmeleri çok iyi takip etmesi; almadan vermeyi ve özellikle sorumluluk almayı öğrenmesi; çözümü başkasından beklemeyip, kendisinin üretici olması; ekip çalışmasının, dayanışmanın ve birleşmenin önem ve zaruretini idrak etmesi; bölünmelere geçit vermemesi; kişileri (parti genel başkanları dahil) yüceleştirmekten vazgeçmesi; politikanın amaç değil araç olduğunu kabul etmesi; şarttır. (Politika, bölünme değil, birleşme alanı olmalıdır.)
Türkiye bir cennettir. Burada yaşamanın elbette bir maliyeti, külfeti olacaktır. İlimde, sanatta, ekonomide, edebiyatta, dünya çapında eserler, başarılar ortaya koymaz isek, yolumuza taş koymak isteyeceklerin çoğalması tabiidir.
En önemlisi de, kader çizgisinin rolünün ihmal edilmemesidir. Her toplumun lâyık olduğu yönetimle idare edileceği prensibi kesindir. Daha iyiyi istiyor isek, önce kendimizi buna lâyık seviyeye getirmemiz gerekir.
Bizler kaderi değiştiremeyiz. Ancak, Cenab-ı Hakk''ın samimi düşünce ve dualarımıza, liyakatımıza göre lütfedeceğini bilerek, gayret gösterir, güzel lütuflara lâyık hale gelebiliriz.
Sevgi bağları güçlendikçe, lütuf ve bereketler de artacaktır.

