Her şey 8 Mart 1857 tarihinde New York'ta bir tekstil fabrikasında başladı. Yaklaşık 40 bin dokuma işçisi kadın 'insanca yaşama şartları' ve 'eşit işe eşit ücret' talebiyle greve gitti. Ancak fabrikada çıkan yangında polis barikatları sebebiyle dışarı çıkamayan 129 kadın işçi hayatını kaybetti... Bu acı olay kadın hakları mücadelesinin en güçlü ve unutulmaz sembolü hâline geldi. 8 Mart'ın 'Dünya Kadınlar Günü' olarak ilan edilmesi de 1910'da Alman Sosyal Demokrat Partisi'nden Clara Zetkin'in teklifinin kabulüyle gerçekleşti. Yani 8 Mart Dünya Kadınlar Günü, kadınların eşlerine 'bana bir gül bile almadın' kaprisi yapacağı bir gün değil. Yaklaşık 200 yıl önce yaşanan acının sebeplerinin çok da değişmediğini hatırlatma günü. İlk satılara dönün lütfen. Neymiş o kadınları greve sürükleyen? İnsanca yaşama şartları ve eşit işe eşit ücret talebi...
Bugün kadınlar hemen hemen aynı şeyler için mücadele ediyor. Ülkemizde son 20 yılda kadınların çalışma şartlarında çok büyük gelişmeler yaşandı. Kadınların iş gücüne katılım oranı 2006 yılında yaklaşık yüzde 23-24'lerdeyken bugün yüzde 38'i geçmiş durumda.
Kadın çalışan sayısı artsa da yönetimde kadın oranı çok düşüktü. Son 20 yıl, bu bakımdan da önemli gelişmeleri beraberinde getirdi. 2006'da yüzde 12 civarında olan üst ve orta düzey yönetimdeki kadın oranı yüzde 20'leri buldu. Parlamentoda temsil son 20 yılda yüzde 9,1'den yüzde 19,9'a yükselirken, büyükelçi pozisyonunda yüzde 28,4 gibi önemli bir oran var.
Fakat 'eşitlik' dediğimizde aynı gelişme yaşanmamış maalesef. TÜİK ve UN Women verilerine göre ücretli çalışan her 100 erkekten 11'i kayıt dışıyken, kadınlarda bu oran yüzde 13'te. Yani işverenler erkeklere pozitif ayrımcılık yapmış. Yöneticisi kadın olan şirketlerde ise pozitif ayrımcılık kadınlara doğru yönelmiş. Tarımda ise durum içler acısı. Bu sektörde çalışan her erkekten yüzde 81'i, her 100 kadından 91'i kayıt dışı.
Ücrette de eşitlik yok. İlkokul mezunu kadın ve erkekler arasında ücret farkı erkekler lehine yüzde 13... Bu oran ortaokul mezunlarında yüzde 14, lisede yüzde 16,7 ve yüksekokul mezunlarında yüzde 17,7'ye yükseliyor. Hem de kadınlarda verimlilik özellikle beyin gücü ve kompakt işlerde daha yüksekken...
Ev işi kadının sorumluluğunda görülüyor hâlâ. Çocuk ve yaşlı bakımı için ihtiyaç hâlinde işini bırakan kadın oluyor. Çocuğunu büyüttükten sonra iş hayatına dönmek istediğinde ara verdiği için iş bulamayan da yine kadın. Neyse ki 'Yeniden Biz' diye bir oluşum var da bir kesim kadın bu anlama daha az problem yaşıyor. Yine ev işleri ve çocuk bakımı için kadın çalışsa da çalışmasa da ortalama 4-5 saat ayırıyor, erkek 53 dakika. Çocuğun eğitimi, sağlığı, sosyal hayatının yanı sıra anne baba bakım ve sorumlulukları da kadının görevi olarak görülüyor çoğunlukla. Maalesef hâlâ kadınlar iş başvurusu yaptığında da bu görev ve sorumluluk sebebiyle "Evli misiniz", "Çocuğunuz var mı?" ve "Çocuk sahibi olmak istiyor musunuz?" gibi sorulara muhatap oluyor.
***
Çocuk sahibi olan, olmak isteyen kadın elbette çocuğunu kendisi yetiştirmek, onun ilk adımını attığını, ilk dişinin çıktığını görmek, 'anne' dediğini ilk kez o duymak ister. Bu nedenle hükûmetin son dönemde kadın çalışanlar için doğum iznini 24 haftaya çıkarma çalışmaları da var. Süt izni, ücretsiz izin gibi imkânlar da yine bu hükûmet döneminde getirilen önemli haklardan... Çocuğunu 45 günlükken annesine bırakıp işe başlayan bir anne olarak bu uzatılmış izinler yüreğimi yumuşatıyor tabii ama aynı durum işverenlerin çok da hoşuna gidiyor gibi gelmiyor bana. Ama nüfus artış hızı bu kadar düşerken bir daha durup düşünmek gerekiyor. Boşanma oranları, evlilik oranlarını katlarken, aileler tek çocukla yetinirken, çocuğun büyüme aşamasında iş yerinde kreş başta olmak üzere tedbirlerin alınmasını da çok önemli buluyorum. Düşünsenize, iş yerindeki kreşte çocuğu olan kadın nasıl huzurla çalışacak, çocuğu nasıl güçlü psikolojiyle yetişecek...

