Geçtiğimiz günlerde yeni Orta Vadeli Program açıklandı. Enflasyonda ‘tek hane’ bu yıl için hedeflenmişti ama 3 yıl ileri atıldı. Bu durum, piyasalarda önce biraz negatif algılansa da gerçekçi hedef ya da beklentiler paralelinde hedef belirleme açısından olumlu bulunabilir. Bir başka yönden ‘yine mi hedef tutmadı’ gibi pesimist bir bakış açısına da sebep oldu bazı kesimlerde. Zaman uzadı ama hedef değişmedi: Tek hane... Bu yolda gidişte bir yandan kararlılık beyanı varken, diğer yandan piyasa ve hane halklarının beklentilerinin hedefe yaklaşmış olmasını da çok önemli buluyorum.
Evet, hedef tek hane, kararlılık Merkez Bankası ile birlikte ekonomi yönetiminde. Fakat Türkiye’de ve birçok ülkede enflasyonla mücadelede akla ilk gelen araç faiz silahı oluyor. Enflasyon dalgası her vurduğunda gözler Merkez Bankalarına çevriliyor, ilk soru şu: Faiz ne kadar artacak? Kabul edelim; sadece faiz artırarak enflasyonu düşürmeye çalışmak, bir motorun hararetini sadece vitesi boşa alarak düşürmeye benzer. Arabayı yavaşlatırsınız ama motoru yakma riskiniz (yani ekonomiyi durdurma/resesyon tehlikesi) hep baki kalır.
Nitekim dünyada da işler sadece faizle yürümüyor. ABD (Fed) ve Avrupa (ECB) gibi devler, faizin yanında paranın miktarını doğrudan azaltan yöntemler (Miktarsal Sıkılaştırma-QT) uyguluyorlar. Tıpkı Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası (TCMB) gibi. Bankaların kredi musluklarına kelepçeler takıyorlar, peşinat oranlarını artırıyorlar. Kısacası paraya ulaşmayı fiziksel olarak zorlaştırıyorlar. Geçtiğimiz günlerde açıklanan rakamlar bu tedbirin işe yaradığını gösterdi aslında. Tüketici kredilerinde son 32 ayın en düşük seviyesi görülmüş ama ülkemizde bütün politikaların dışında, kırılamayan bir set var. Biz maalesef "Yarın her şey daha pahalı olacak" psikolojisinin çok güçlü olduğu, enflasyon ataletinin kemikleştiği bir süreçten geçiyoruz. Kredi kartı taksit sınırları, limit kısıtlamaları harcamaları bir nebze frenliyor ama bu işin esas kilidi başka yerde: Kamu maliyesi, yani devletin kendi bütçesi. Hükûmetin 6 Eylül 2026 tarihinde güncellediği Orta Vadeli Program (OVP) tam da bu dengeleri önümüze koydu. Yeni açıklanan programda, daha önceki OVP’lerde iyimser tutulan hedeflerin revize edildiğini, örneğin 2026 yıl sonu enflasyon tahmininin %28,4’e çıkarıldığını gördük. Bu gerçekçi yaklaşım kıymetli, çünkü sokaktaki fiyatlama davranışını değiştirmek için önce masadaki rakamın doğru olması ve devletin bu mücadeleye ortak olduğunun hissedilmesi gerekiyor. Siz kamuda tasarruf yapmadan vatandaşa "Kemer sıkın" derseniz, o inandırıcılık penceresi kapanıyor.
Hazine ve Maliye Bakanlığı verilerine göre, Tasarruf Tedbirleri Genelgesi kapsamında 484 milyar TL tasarruf yapıldığı, kiralık araçların %21 azaltıldığı açıklandı. Bu kâğıt üzerinde çok ciddi bir başarı ve bütçe açığının millî gelire oranını %3,5'ten %3,1'e çekmeyi başardı. Ancak madalyonun diğer yüzünde unutmamamız gereken kocaman bir Türkiye gerçeği var: Asrın felaketi depremler ve onun getirdiği devasa yük. Açıklanan OVP verilerine göre, 2023'ten 2026 sonuna kadar deprem bölgesine yapılan toplam harcama tam 104 milyar dolara (5,4 trilyon TL) ulaşmış durumda. 2027 sonunda bu faturanın 116 milyar doları aşması bekleniyor. Devlet bir yandan fuzuli harcamaları kısmaya çalışırken, diğer yandan depremzedeler için 455 bin bağımsız bölüm inşa etmek, şehirleri yeniden kurmak için bu devasa bütçeyi harcamak zorunda kaldı. Dolayısıyla deprem harcamalarını hariç tuttuğumuzda bütçedeki sıkılık takdire şayan; ancak bu zorunlu harcamalar piyasaya para çıkışını ve talebi canlı tutmaya devam ediyor.
Uzun lafın kısası; enflasyonla mücadele sadece Merkez Bankası'nın faiz odalarında kazanılacak bir savaş değil. Türkiye, arkasında deprem gibi muazzam bir mali yük taşırken dezenflasyon programını yürütmeye çalışıyor. O harcamalardan tasarruf edemezsiniz. Fakat ne yazık ki toplum olarak hafızamız zayıf. Devlet, yüz binlerce deprem konutunu yaparken, EYT’yi de devreye aldı. Fakat biz bu beklenmeyen ve dev harcamaları unutup “Ne oldu bizim tek hane?” diye soruyoruz. Tabii ki yönetenler hedef verdiyse sormak vatandaşlık hakkımız ama durup düşünerek… Üretici-tüketici, çalışan-işveren… Tüm kesimler üzerine düşeni yapmalı.
Geçtiğimiz günlerde İstanbul Sanayi Odası (İSO) Başkanı Erdal Bahçıvan, yeniden başkanlığa aday olmayacağını açıkladığı toplantıda sanayide yüzde 16,2 olan enflasyona rağmen girdilerde yüzde 32’lik enflasyonla savaşmak durumunda kaldıklarını söylemişti. Gideriniz yüzde 32 artarken, siz fiyatlara yüzde 16 civarında enflasyon farkı uyguluyorsanız, üzerinize düşeni yapıyorsunuz demektir. Ancak diğer yanda tarlada 1 lira olan karpuzu markette 20 liraya satıyorsanız, olmaz. Size bir ‘dur’ denilmesi lazım. Yani ezcümle, amaç ortaksa herkes üzerine düşeni yapacak. Savaş hepimiz için savaş. Petrol hepimiz için 105 dolar. 1 litre benzin de hepimize 80 lira. Herkes taşın altına elini koyacak. Devlet de vatandaş da…
Yani, bu zorlu denklemde faiz ve kredi sınırları bizi bir yere kadar taşır; kalıcı zafer ancak devlet, üretici, tüketici herkesin aynı hedef için üzerine düşeni yapmasıyla mümkün…

