Kamuoyunda en rahatsız edici konulardan biri enflasyonsa, diğeri de iç ve dış borçlarımızdır. Sıkıntı verme yönünden, şiddet dereceleri birbirine benzer görünen bu istenmeyen olguların sebepleri de anahatlarıyla aynıdır. Enflasyon, devletin giderlerinin kendi öz gelirleriyle karşılanmamasından doğar. Devletin borçları da gene aynı sebepten dolayıdır. Başka bir deyimle devletin gelirleri yetmediği zaman borç alınır. Bu sebeple iki sıkıntının analitik bir gözle görüntüsü budur. Bu düşünce tarzının sonucu olarak devletin geliri ile giderleri bir olduğu takdirde borçlanma meydana gelmez. Gene böyle durumlarda başka bir sebep yoksa enflasyonist baskılar ortaya çıkmaz. Ancak bazen devlet daha fazla milli gelir sağlasın diye, başka bir ifade ile kalkınma hızı artsın diye borç almak suretiyle gelirlerinden fazla gider yapmaya yönelebilir.
Bizdeki duruma gelince; bilhassa 1950''lerden sonra ülkemizin kalkınması için gerekli yatırımları sağlamak üzere yurtdışından kredi sağlanmıştır. Bunların 1950 ile 1960 yılları arasında olanları ihtiyaçlara dayalı olarak gerçekleştirilmiştir. 1960''tan sonra planlı ekonomiye gidildiğinden beri, 5 yıllık planların gereği olarak dış borç alınmaya çalışılmıştır. Bu, Türkiye Yardım konsorsiyumunun faaliyetiyle gerçekleşmiştir. 1980''den sonra; Serbest Piyasa ekonomisinin Türkiye''de uygulanmaya başlanmasından itibaren de dış borçlanma bu sistemin işleyişi içinde oluşmaktadır. Aslında dış borçlanma ister devlet ister özel sektör için olsun; daha ziyade yatırım ihtiyacının karşılanması için yapılmıştır ve yapılmaktadır. Türkiye''nin dış borcu 1996''da 83.9 milyar dolar, 1997''de 91.1, 1998''de 103,9 milyar, 1999 Haziran''ı itibariyle 100 milyar dolardır. Bunun 23,6 milyar doları özel sektöre aittir. Yukarda da belirttiğimiz gibi bu dış borçlar daha ziyade yatırımlara dönük olduğu için bize göre hiçbir tehlikenin işareti değildir.
Unutmayalım ki, kamuya ait baraj, elektrik santralı, otoyollar gibi bütün altyapı yatırımları bu dış borçlar sayesinde olmuştur. Keza özel sektörün birçok yatırımları da bu dış krediler sayesinde gerçekleşmiştir.
Ama iç borçlar daha doğrusu devletin iç borçlarının niteliği bambaşkadır. Bugünkü fiili durumda devletin iç borçları vergi gelirlerinin yeterli ölçüde alınamamasından kaynaklanmaktadır. Eğer vergi gelirleri alınması mümkün olan nisbetlerde sağlanabilse iç borç ihtiyacı büyük ölçüde ortadan kalkacak, dolayısıyla iç borç çok az miktara düşecektir.
1997 yılında 6,3 katrilyon olan iç borç stoku 1998 yılında bir önceki yıla göre % 84.8 oranında artarak, 11.6 katrilyon liraya ve 1999 yılının eylül ayı sonunda da % 71.5 artarak 20 katrilyon liraya ulaşmıştır. 20 katrilyon tutarındaki iç borcun 16 katrilyon lirası tahvildir. Yani uzun vadelidir. 4 katrilyon lirası da Hazine Bonosu''dur.
İç borç stoku hakkında 1999 yıllık ekonomik raporunda aynen şunlar yazılıdır: "İç borç stokunun borçlanma türleri itibariyle dağılımı incelendiğinde 1994-1996 döneminde toplam iç borç stoku içinde kısa vadeli borçlanma olan bonoların payının uzun vadeli olan tahvillerin payından daha yüksek olduğu görülmektedir. 1997 yılında bu gelişme tersine dönmüş toplam stok içerisinde tahvillerin payı bonoların payının üstünde olmuştur. 1998 yılında ise toplam borç stoku içerisinde bir önceki yıla kıyasla tahvillerin payı azalırken bonoların payı artmıştır. 1997 yılında bonoların toplam stok içindeki payı % 37.8''e gerilerken tahvillerin payı % 56.8''e yükselmiştir. 1998 yılında ise bonoların payı % 50.3''e yükselirken tahvillerin payı % 49.7''ye gerilemiştir. 1999 yılı Eylül ayı itibariyle bonoların payı % 20.1''e düşerken tahvillerin payı % 79.9''a yükselmiştir."
1999 yılının ilk dokuz aylık döneminde çıkarılan 20.5 katrilyon liralık bono ve tahvilin 84.4''ünü bankalar, gerisini de özel sektör satın almıştır. 1998 yılında iç borç ana para ödemeleri % 169.1 oranında faiz ödemeleri % 184.6 oranında artmıştır.
Görülüyor ki iç borç tablomuz iç açıcı değildir. Bizce bu durum daha doğrusu söz konusu mâli hastalık en kapsamlı şekilde ele alınmalıdır. Her zaman ifade ettiğimiz gibi bunun yolu, önce kamu giderlerini disiplin altına almak sonra da kamu gelirlerini sağlıklı bir şekilde arttırmak, bu arada ülkede ekonomik istikrara gidiş başlatıldı dedirtecek bir programı, uygulamaya koymaktır. Ancak bütün bunlar içinde sağlam bir iç politika ortamı oluşturulması şarttır.

