Hazine Genel Sekreteri iken çeşitli görevlerimiz arasında fiyat hareketlerinin değerlendirilmesi ve izlenmesi de büyük önem taşıyordu. Bilhassa 1964-1970 arasında fiyatlarla ilgili olarak en büyük endişemiz, aylık artışın % 1''in üstüne çıkması ve bu yüzden Merkez Bankası''nın, açtığı kredilerde daralma yapması ihtimalinden, kaynaklanırdı. Çünkü Merkez Bankası kredilerinin azalması halinde destekleme alımına ayrılan kaynak daralır, ürününün karşılığını alamayan üreticiler de feryadı basardı. Hükümet de bu durumdan müteessir olur, çiftçiyi niye sıkıntıya sokuyorsunuz, diye bizlere yüklenirdi. Fakat üst düzey bürokrat olarak hiçbir zaman hükümetin başı başbakan Sayın Süleyman Demirel''den "ya dediğimi yaparsınız ya da gidersiniz" diye bir ikaz gelmezdi. Hükümet bizlere yüklenir lafının özüne gelince; bu piyasayı fazla sıkıyorsunuz, ''bizi aydınlatın''dan başka bir şey değildi.
Fiyatlarla alakalı olarak hatırladığımız bir olay da şu: 1971''de Yüksek Planlama Kurulunda 1972 programı görüşülürken KİT''lerin ithalat için Merkez Bankasına yatırmaları gereken döviz karşılığının bankaca sağlanması teklifi ortaya atıldı. O zaman Başbakan Yardımcısı olan Atilla Karaosmanoğlu da bunu benimsedi. Biz böyle bir uygulamanın Merkez Bankası''nın KİT''lere kredi vermesi demek olacağını, sonunda para arzı çok yükseleceği için 1972''de fiyat artışlarının % 40''ı bulacağını bunun da ülke ekonomisi için çok tehlike üreteceğini ifade ettik. Hatta Karaosmanoğlu ile aramızda sert bir tartışma çıktı. Sonunda bizim dediğimiz oldu.
Hütün bunları geçen gün, Haziran ayı fiyat hareketlerinin ilanından sonra, o günleri hatırladığımız ve bunlardan ders alınacak hususlar bulunduğu için yazdık. Bakınız Haziran''da fiyatlar nasıl gelişti:
Haziran ayında Mayıs ayına göre toptan eşya fiyatlarında, % 1.8, tüketici fiyatlarında ise % 3.3 artış oldu. 6 aylık enflasyon rakamı toptan eşyada % 23.2, tüketicide % 25.4 olarak gerçekleşti. Geçen yıl bu rakamlar sırasıyla % 26.4 ve % 29.6 olmuştu. Bu suretle 6 aylık enflasyon rakamları bu yıl geçen yılın aynı dönemine göre toptan eşyada % 3.2, tüketicide % 4.2 daha düşük çıktı.
Bütün bu rakamlar gösteriyor ki, enflasyonist ortamın ülkemiz üzerindeki alışılmış görüntüsü devam etmekte ve içinde bulunduğumuz siyasi ortamın düzeldiğine dair belirtiler ortaya çıkmadan bunun
ortadan kalkacağı da mümkün görünmemektedir.
Ekonomimizin kısa vadede geleceğini tahmin açısından yukarda bahsettiğimiz dönem ile şimdiki arasındaki farkı çok iyi değerlendirmek gerekir. O zamanlar devleti yöneten hükümetlerin belli bir ekonomik hedefi ve stratejisi vardı ve bu, millete mal olmuştu. Bürokratik kadro, hükümetin emrinde fakat doğruyu bulmada ve çare üretmede tamamen ilmin ve memleket ihtiyacının çizdiği alanda hareket ediyordu. Hükümet ekonomik kararların alınmasında bürokrasinin önerilerini ele alıyor ve bunları kendi iktisadi politikası potasında karar haline sokuyordu. Özetle bakanlar kaptan, bürokrasinin oluşturduğu topluluk da geminin alet ve makinaları gibiydi. Fakat bu durum 1990''lı yılların yarısından sonra iç politikadaki ortam dolayısıyla olumsuz yönde gelişti. Ancak bize göre iktidardaki koalisyon hükümeti de sayın Demirel hükümetinin tutumuna kısmen benzer bir tavır içinde görünmektedir.
Kanaatimiz odur ki, bizi sonsuz üzüntüye sokan son Hikmet Uluğbay olayına rağmen, devlet çarkı bu şekilde işletilirse ekonomimizde düzelmeler olur, aksi takdirde işsizlik de gelir dağılımındaki dengesizlik ve enflasyon da devam eder gider.

