Kaydet
a- | +A

Ülkemizde esen "operasyon" fırtınası, ister istemez medyayı yine "büyüteç" altına sokuyor. Bir yandan gazeteciler arasında, derecesi ithamın da ötesinde olan polemikler devam ederken, diğer yandan da, bazı medya kuruluşları haklı-haksız bir şekilde eleştiri yağmuruna tutulup, yıpratılmak isteniyor.

Nereye kadar? Gerek medya, gerek mensupları için girişilen ve neredeyse bir kampanya kimliğine bürünmek üzere olan ithamların ne zaman ve nerede duracağı da bir meçhul. Ne yazık ki, bu tür ithamlar ve alışılmadık olaylar medyayı yıpratıyor ve güvenilirliğini zayıflatıyor. Medya yine "büyüteç" altına girerken, bu süreçte yer veya rol alan herkesi sağduyuya davet ediyoruz. Ne var ki, medya ve mensuplarına karşı meydana gelen hiç de "olumlu" olmayan havadan bir an önce uzaklaşmayı dilerken, bazı özeleştirilerde bulunma ihtiyacını da hissediyoruz. Tabii ki, medya ve mensuplarının çeşitli sorunları bunun paralelinde de zaafları ve günahları bahis konusu. Biz, bu politikadan arındırılmış pazar yazımızda, "medyaya sızma" ve "sansür" gibi iki önemli konu üzerinde durmak istiyoruz. Her şeyden önce, mesleğimize intisabın veya herhangi bir sahadan geçişin çok kolay olduğunu söyleyelim. Stajyer muhabirlikten hatta teleks kağıtlarını koparmaktan başlayarak yıllarca çekilen çilelerden, mahrumiyetlerden, uykusuz gecelerden sonra elde edilebilen bir makamın, paraşütle inercesine nasıl bağışlandığını hepimiz biliyoruz. Ömrümüzü törpüleyen sürecin, bir anda kazanılması mesleğimizin belki de görünmeyen bir handikapı... Yıllarca çırak olunduktan ve imtihana girildikten sonra alınan bir diploma ile ancak berber kalfalığının kazanıldığı ülkemizde, mesleği ve kimliği ne olursa olsun isteyen herkesin "gazeteci" olabilmesi gerçekten de düşündürücü... Her ne kadar dost, ahbap hatta kabiliyetle mesleğimize acil bir şekilde intisap edenlerin çoğu, sarı basın kartı alamıyor ve Gazeteciler Cemiyeti''ne üye olamıyorsa da, ticari, siyasi ve sosyal üstünlükler sağlama avantajlarını sonuna kadar kullanıyorlar. Üstelik, ancak çekirdekten yetişme bir gazetecimizin çok önem verdiği ve onurlandığı Sarı Basın Kartı gibi Gazeteciler Cemiyeti gibi unsurlar onlar için hiçbir zaman önem taşımıyor.

"Çağrışımın" sesi Böyle bir konuyu ortaya atarken, hiçbir kimseyi hedef almak niyetinde değiliz. Sadece bir "çağrışımın" sesine kulak verirken, belli yollardan ve süzgeçlerden geçmeden aramıza katılanlardan bazılarının Türk basınına katkılarını da "inkâr" etmemeliyiz. Bizim üzerinde ısrarla durmak istediğimiz, bu tür sızmaların mesleğimizi kemirdiğini, erozyona uğrattığını öne sürmekten öteye gidemez. Gerçekten de, ne kadar ünlü ve başarılı olursa olsun, bir gazeteci; ne bir doktor, ne bir mühendis, ne bir dişçi, ne bir terzi, ne bir artist ve temelinde yoksa ne de sporcu olamaz.

Madalyonun iki yüzü Zaten buna ihtiyacı yok ve düşünemez. Oysa, her meslekten kolaylıkla gazeteciliğe geçilebilir, sızılabilir. Madalyonun bir yüzünde, gazetecilik mesleği bütün onuruyla ışıldarken, öbür yüzünde de maalesef böylesine gölgeler mevcut. Aslında, gazetecilik mesleğine intisapta da büyük yanlışlıklar oluyor. Gazeteciliğin "serbest bir meslek" sayılıp sayılmamasının tartışılmasına geçilmesinin zamanı geldi kanısındayız. Eğer medyadan bazı şikayetler mevcutsa ve zaman zaman feryatlar yükseliyorsa, bunun temeline inmenin önemini kavramamız gerekiyor. Bir yandan ülkemizde öğretim yapan yüksek gazetecilik okullarından mezun olanların, Bab-ı Ali''ye geçmeleri özendirilirken, bir yandan da mesleki kuruluşlara etkili görevler verilmeli... Yetkiler tanınmalı... Yaşadığımız haberleşme ve bilgilenme çağında, bunun başka çıkar yolu da yok sanırız. Akşam mühendis yatıp, sabah gazeteci uyanmak veya jübile maçından sonra sütunların baş tacı olmak mesleğimize belki kişisel faydalar sağlıyor. Fakat haysiyetinden çok şeyler koparıyor. Çoğu zaman "krizler" atlatan, "bunalımlara" giren Türk basınının en büyük handikapının "sansür" olduğunu artık herkes kabulleniyor... Gerçekten de, nereden gelirse gelsin ve ne biçimde olursa olsun, "sansür" Türk basınının büyük tehdidi... Yıllardan beri "demoklesin kılıcı" gibi Türk basınının üzerinde sallanan ve zaman zaman dozu artırılan "sansür"ün demokrasi ile hiçbir şekilde bağdaşmıyor.

Yorumun yorumlanması Ülkemizde yıllardan beri "sansür" konusunda çelişkiler sürüp, en ağır eliştiriler yapılırken, şu sıralarda ortaya çıkan yeni bir uygulama ise gerçekten düşündürücü ve kaygı verici... Her şeyden önce "Gerçek dışı haber ve yorum" ibaresi üzerinde durmanın tam zamanı yaşanıyor. Bir yerde, bir olayın "gerçek" olup-olmaması tartışılabilir, hattâ ispatlanabilir, fakat "gerçek olmayan yorum"un yorumlanması hakikaten çok zor ve tehlikeli... Ülkenin içinde bulunduğu "ortam" belki bir uygulama için uygun olabilir... Fakat bu sadece "gerçek dışı haberler" için bahis konusu edilmeli ve "yorum" hiçbir zaman istenildiği gibi yorumlanıp, mahkûm edilmemeli... Sonuç olarak, denilebilir ki; Türk basını kendini görünür görünmez sansürlerden arındırdığı sürece başarılı bir görev yapabilir. ... Ve de yapmalı...