Kaydet
a- | +A

Başkan Clinton''ın, 9 Kasım günü, Georgetown Üniversitesi''nde, Amerika''nın dış politika öncelikleri etrafında yaptığı konuşma sırasında, Türkiye''nin, gerek tarih ve gerek gelecek açısından arzettiği önemi vurgulayan ifadeleri, şüphesiz, hepimizi memnun etmiştir.

Ancak, çok ilginçtir, basında, şöhret sahibi birçok kalem, konuşmayı, kendi bildiği gibi yorumlamıştır. Özellikle, Başkan Clinton''ın, Türkiye''nin karakteristik vasıfları meyanında, Müslümanlığını belirtmesi, bazı çevreleri ziyadesiyle sevindirmiştir. Bakın, biz demiyor muyuz, laiklikle Müslümanlığın bağdaşmayan bir tarafı yoktur. Müslümanız diye bizi bünyesine kabul etmek istemeyen Avrupa Birliği görsün, işitsin, Amerika bile, iki şeyin biribiriyle pekâla telif edilebileceğini söylüyor. İçeride de, buna karşı çıkanlara artık söz kalmıyor, diyenler oldu.

Halbuki, Başkan Clinton kendi tarih bilgisine göre, Türkiye''yi tarif ediyor ve üstelik, Türkiye''ye bir de etiket münasip görüyor. Türkiye, hem laik ve hem de Müslüman. Avrupa Birliği, İslam alemiyle barışık olmak istiyorsa, Türkiye''yi üyeliğe kabul etsin, demeye getiriyor.

Bu tarifin bize faydası olur mu olmaz mı, göreceğiz. Ama gerçek olan bir şey var ki, o da Türkiye''nin laik, fakat Türk halkının Müslüman olduğudur. Biz Cumhuriyetten bu yana, bu sıfatımızla uluslararası camia içinde yerimizi buluyoruz. Batılılığı ve Batı değerlerini Avrupa ile paylaştığımız için, Birliğe üye olmaklığımızı çok doğal sayıyoruz. Başkan Clinton''ın ifade ettiği gibi, temel vasıflarımıza Devlet olarak, bir de Müslümanlığı ilave edersek, ne kadar ilave kuvvet kazanırız, o belli değil. Bu bakımdan, Başkan Clinton''ın son konuşması karşısında lüzumundan fazla heyecanlanmaya herhalde gerek olmasa.

GERÇEK BİR DOST BÖYLE Mİ KARŞILANIR?

Son defa, Pakistan''da, yönetime müdahale etmek zorunda kalan Silahlı Kuvvetlerin başı, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Pervez Müşerref''in, Ankara''ya yaptığı bir günlük ziyaret sırasında ve sonrasında gördüklerimiz, insanı, hayretten hayrete düşürüyor.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir: Kimse "darbe"den yana olamaz. Buna, bana kalırsa, Pakistan Silahlı Kuvvetler''i de dahildir. Son on yıldan bu yana, koşullar, birkaç kere zorladığı halde, Silahlı Kuvvetler, sorunların, münhasıran siviller tarafından çözümlenmesinden yana oldu, müdahaleyi düşünmedi. Demek ki, bu defa, farklı; şartlar herhalde zorladı. Yapılacak şey, demokratlık uğruna, peşin etiketlemeden önce, ülkeyi ve ülkenin siyasi ve sosyal yapısını iyi tahlil etmek ve bu zor geçiş döneminde, bu dost ve kardeşlerimize, şefkat ve anlayışla davranmak, olabildiği kadar kendilerine yardımcı olmaktır. Yoksa, şöhret diye geçinen bazı kalemlerin yazdığı gibi, buraya, yüreğinde hiç eksilmeyen Türk sevgisiyle koşup gelen ve bizi bilgilendirmek isteyen Generale "Darbeci General" gibi, yakışıksız hitap ve vasıfları münasip görmek değildir. Böylesine bir hareket tarzının, Türk deyince kendini kaybedercesine mutlu olan Pakistan insanını ve onların şimdiki yöneticilerini ne kadar yaralamış olacağını nasıl hiç düşünemiyoruz? Halbuki ben şahsen, basın ve medyayı, öncelikle, dost kazanma sanatı olarak bilirdim.

Bu vesile ile, bu güzel ülkenin yürekli yöneticilerine, şunu da hatırlatmadan geçmek istemiyorum.

12 Ekim''den bu yana, Başbakan Nawaz Şerif, kardeşi ve Pencap Eyaleti Başbakanı Şahbaz Şerif, açıklanmayan yerlerde, tutuklu muamelesi görüyor. Ülkenin, her yönden en ileri gelen şahsiyeti Nawaz Şerif ve kardeşi Şahbaz, kaçmayacaklarına ve halkı da, korkuluyorsa şayet, ayaklandırmayacaklarına göre, neden kendi evlerinde oturmalarına izin verilmiyor? Önce, üstün vasıflı ve bağımsız yargı neye karar verecekse ona göre hareket edilmiyor? Bu yaklaşım doğrusu, Pakistan''ın müsellem, insani, hukuka bağlı ve sosyal kalitesiyle telif edilmiyor.