Önce, hepimizin başı sağolsun, hepimize geçmiş olsun. Böyle günlerde akıl veren çok olur. Bu akıllar daha çok, su yüzünde yüzen samanları eleştirmeye yönelik olur. Devlet ve Hükümet yetkililerinin misyonu ise esasen bellidir. Onlar, halkı ve heyecanı yatıştırmak için, ne söylenmesi gerekiyorsa, hepsini, bir format halinde tekrar ederler.
Bir yandan, elleri ve tırnaklarıyla, toprak yerine, beton ve demir parçalarını, bir umut uğruna eşeleyenlerle, öte yandan, klimalı odalarda, kağıt üstünde, hemen teşkil edildiği bildirilen "Kriz masaları"na bakıldığında, alaya varacak kadar çelişkili, bu kanıksanmış tablodan, özetle şu çıkıyor: İstediğimiz kadar, her bakanlık ve kurum bünyesinde, üst düzey kadrolarla mücehhez sivil savunma birimleri kuralım ve bu birimlerin, Amerikanca talimnamelerden tercüme ettikleri yüzlerce sahifelik raporları, usulen dağıtalım, şayet bunları, idareci olarak okumuyorsak, önerilen olağanüstü hal ve güvenlik önlemlerinin işlerlik derecesini irdelemiyor ve tüm görevli ve ilgilileri bu istikamette eğitmiyorsak, bu egzersizi, dostlar alışverişte görsün diye yapıyorsak, olaylar karşısındaki şaşkınlığa niye şaşıyoruz? Bu, her şeyden önce, idarecilerin, fikri takip eğitimi işi değil mi?
Depremin ağırlıklı olarak yaşandığı yerleşim merkezlerinin birçoğunda büyükşehir belediyeleri var. İl teşkilatı var. Belli başlı büyük kamu hizmet kurumlarının ya genel merkezleri veya büyük şubeleri var. İleri gelen özel sektör sanayi kuruluşlarının, her birinin kendi bünyesinde olağanüstü afet kurtarma timleri var.
Ancak, görünen odur ki, bütün bu mühimmatı anında ateşleyecek kıvılcım bir kumanda merkezi yok. Çünkü, kimseye söz ve emir geçirilemiyor. Neden? Çünkü yaptırımlar uygulanamıyor. Herkes, kanun ve nizam denen eleği, bir yerinden delip geçiyor. Disiplinin adına, çağdışı sertlik ve katılık deniyor. Makbul olan, herkesi idare etmek, yani idare-i maslahatçılık. Efendim, asrımız ekonomi asrı ve bu ekonomi denilen fidan da öyle kaskatı disiplin ortamında yeşermez. Özgürlük ister. Doğru. Fidan diktiğiniz tarlaya bakmazsanız, orada, zamanla, başedemeyeceğiniz yabani otlar biter. Sonunda gemisini kurtaran, kaptan olur. Bugün yaşanan budur.
1930''lu ve 40''lı yılları yaşayanlar hatırlarlar. Ekonomi yoktu, hele para ekonomisi hiç yoktu. Bu yüzden, çatışma da yoktu. Hemen herkes, aşağı yukarı, aynı düzeyde yaşayıp gidiyordu. İnsanları birbirine düşürecek, barış ve sükuneti bozan nedenler yoktu. Buna karşın yürekler, büyük küçük, bir toprağa, bir ülkeye sahip ve mensup olmanın heyecanı ile doluydu. Ülke ve toplum yararı neyi gerektiriyorsa, ona uyulurdu. Cumhuriyetin bir nevi alt yapısını oluşturan kanunlar, bu ortam içinde kuvvet ve itibar kazandılar. Toplumsal eşitliğin temelleri böyle atıldı. Bu ilkeler ayakta durdukça, insanlarımız için, fedakarlık ve disiplin, vazgeçilmez bir davranış biçimi haline geldi. Fırsatçılığa ve laubaliliğe aman verilmedi.
Şimdi gazetelerde okuyoruz. Depremde yaralananları, zar zor kabul eden bazı özel hastaneler, fırsat bu fırsattır diyerek, basit ve ayakta tedavilerin bile tarifelerini bir iki misline çıkarmışlar. Buna, toplumsal yozlaşmadan başka ne denir? Depremde acil, etkin ve koordineli bir müdahalenin olamayışına niye hayıflanıyoruz? Toplumu bu hale biz kendimiz getirdik.

