Yakın tarihte emsali olmayan derinlik ve kapsamda bir felaketle karşı karşıyayız. Bu koşullarda yönetimi, gelişigüzel eleştirmek, kanımca, insafsızlık değilse bile, kolaycılıktır.
Depremin ilk 48 saati içinde seyredilen görüntü, tam bir şaşkınlık ve hareketsizlikti. Bence, bu başlıca iki sebepten ileri geliyordu; Birincisi, yıkımın kapsam ve şiddeti hakkında yeterli ve açık bilgiler edinilemedi. İkincisi, işe nereden başlanacağı bilinemedi. Zira, benzeri durumlar için, belki yazılmış el kitapları ve talimnameler vardı ama, bunların nasıl, hangi yetkililer tarafından merkezi ve mahalle hiyerarşi içinde uygulanacağı bilinmediği gibi, uygulama araçları da, ya hazır, ya da, yerlerinde değildi.
Her an, her konuda konuşması beklenmeyen Sayın Başbakan''ın geçen cuma akşamı radyo ve televizyonlardan verilen konuşmasını dinledikten sonra, bunda, hem bir Devlet adamına yakışır itirafı ve hem de Hükûmet Başkanına yakışır kararlılığı gördüm. Konuşmanın esas etkileyici yönü, tabiatiyle, bunun, Türkçeyi en güzel şekilde kullanabilme beceri ve yeteneğiyle, trajedinin bile, baştan sona kadar, insanı sürükleyen duygu yüklü vurgularla anlatılmış olmasında idi.
Kabul etmek gerekir ki, düzenin işleyişinde aşikar bir laçkalık varsa, taşlar ve çiviler, çoktan yerlerinden oynatılmış ise, benzeri hallere karşı eğitimli ve hazırlıklı bulunulamıyorsa bütün bunlar, mevcut hükümetin iş başına geldiği şu kısa sürede herhalde ortaya çıkmadı.
Gün, gerilere gidip, sorumlu arama günü değildir. Olanlar, ilerisi için bir ders teşkil ederse, ne alâ.
Her ne kadar, medyanın yapmakta olduğu aydınlatma kampanyasına, ortaya koyduğu, uyarıcı müşahedelere ve yaptığı telkinlere, resmi çevrelerde, belirgin bir tahammülsüzlük gösteriliyorsa da, ikinci günden sonra başlatılan seferberliğin arkasında, bu müşahede ve uyarıların büyük payı ve katkısı olduğunu kabul etmek gerekir. İnisiyatifi, önce doğrudan halk ele almış ve bunu, hemen arkasından, her işte ve her zaman olduğu gibi, silahlı kuvvetler takip etmiştir. Silahlı kuvvetler, yaptığı hiçbir işte reyting peşinde olmadığından, sesi, önceleri, pek duyulmamıştır. Halka gelince, can havliyle ve nasıl yapılabilirse, bu yapılmış ve yapılmaktadır. Alet ve makinalar resmi kuruluşların depolarından çıkarılıncaya ve dışarıdan gelen kurtarma timleri, kendi başlarına, olayların mahalline intikal edinceye kadar, insanlarımız, ellerini ve tırnaklarını kullanmışlardır. Yurt sathındaki hamiyetperver insanlarımız, bildikleri ve akıllarının kestiği ölçüde, ancak dağınık bir düzende, hem kurtarmaya koşmuş ve hem de yardım malzemesi mobilize etmiştir. Toplumdaki varlıklı kesime bayraktarlık edercesine, Sayın Sabancı, bir trilyonluk bağışla, cephenin önüne fırlamıştır. Diğer kuruluş ve örgütlerimiz, açılan bu yoldan, yavaş yavaş girmeye başlamışlardır.
Geçenlerde, CNN yayınlarının Atlanta''daki sunucusu, olay mahallinde bulunan muhabirine soruyordu; yaşanan felaketin önlenmesinde kahraman kim diye? Muhabir, hiç tereddüt etmeden, tek kahramanın halk olduğunu söylüyordu.
Her musibet, bir veya birkaç gerçeği ortaya koyuyor. 280 km. uzunluğunda ve 40 km. genişliğinde bir bandda, 200.000 ev yıkılıyor, 14.000 insan ölüyor, 45.000''i yaralanıyor ve yaklaşık bir milyon, evsiz, barksız, çatısız kalıyor, Gayri Safi Milli Hasılanın % 40''ına yakın bir kısmının sağlandığı bölgede hayat neredeyse duruyor ve ülke ekonomisi kan kaybetmeye başlıyor. Bu koşullarda, hâlâ merkeziyetçilik diyorsak, yerel ihtiyaçların Ankara''dan karşılanmasını, mevzuat deyip bekliyorsak, mahallinde nüveler oluşturup, kaynaklarını bulmuyorsak ve birbirimizi yemekten bir türlü vazgeçmiyorsak, yine havanda su dövüyoruz demektir.
Dostlarımızın sağladıkları kaynaklarla, milletimizin ortaya koyduğu fedakarlığı, hem çok iyi ve hem de çok süratli değerlendirmek durumundayız. Bu yolda, olağanüstü usul ve yöntemlere başvurmaklığımızı, herhalde dostlarımız da, anlayışla karşılayacaklardır. Bizim demokratlığımızdan şüphe eden zaten yok. Bu itibarla, olağanüstü hal, bize yakışmaz diye, kesip atmayalım.

