Kaydet
a- | +A

Depremin ilk saatlerinden itibaren, yetkililerin tekrarladıkları bir plak var; yaralar sarılacak. Bu millet kendi yarasını kendi sarıyor zaten. Edirne''den, Kars''a, Ardahan''a kadar, ülkenin dört bir yanından, insanlarımız, ellerinde ve iktidarlarında olanı, yardım malzemesi olarak, yiyecek, içecek ve giyecek olarak, TIR''lara, kamyonlara doldurup, deprem mahallerine yıkıyorlar. Nakdî yardımlar, hakeza, sel gibi akıyor. Yurt dışındaki yurttaşlarımız, özellikle, bu yürüyüşün en ön saflarında koşuyorlar. Avustralya''dan, Sydney''den telefon edip, tasarruf ettiği birkaç kuruşu, nereye yatıracağını soranlar var.

Merkez Bankası eski Başkan yardımcılarından Ercan Kumcu, Hürriyet gazetesindeki köşesinde, ülkenin bir günde, 750 milyon dolarlık katma değer oluşturacak ekonomik kapasitede olduğuna, buna göre, depremin neredeyse, tüm tahribatının, on günlük ilave iş günüyle telafi edilebileceğine işaret ediyor.

Bu şartlarda, yetkililere ne kalıyor? Etkin ve süratli bir organizasyon. Hiç hazırlıklı olunmadığı anlaşılan organizasyon için, işte, onbeş günden fazla zaman geçti. İnsanların ıstırapları, mecra arayan suya benziyor. Bir yolunu bulup, zamana yayılıp gidiyor. Bütün mesele, Allah saklasın, bir daha böyle felaketler yaşanırsa, önlem olarak, neler yapılabilir? Hükûmetin, yaptırımlarla donatılmış mevzuattan başlamak suretiyle, kısa, orta ve uzun vadeli bazı tertipler üzerinde çalışmakta olduğu bildiriliyor. Halk, memnun ve mutmain, beyanı şartla ki, bu çalışmalar kısa süre içinde, tamamlansın ve sonuçları görülsün.

Düşünenlere, her zamanki gibi, hayalperest denmezse, herkesin aklına çok şeyler geliyor. Gözümüzün açılması için, elbette, depreme ihtiyaç yoktu. Ama bir türlü de, gündelik olmaktan öteye gidemiyorduk. Bari bu defa, biraz daha geniş düşünelim. Sayın Başbakanımız bile, kanunların, tüzüklerin uygulanmadığından, yaptırımların etkisiz hale getirildiğinden, ihmalkârlık ve sorumsuzluktan şikayet ediyor. Ama, niye bu hale geldiğimizin tahlilini yapmıyor.

Sokaktaki trafikten başlayarak, her kademede, yapanın, yaptığı yanına kâr kalıyorsa, bu çözülmeyi, palyatif tedbirlerle önlemek mümkün mü? Olsa olsa, dış görüntü (façade), o da geçici olarak kurtarılabilir. Şayet depremle, artık yepyeni bir sayfa açmayacaksak, yapacaklarımız, yine, fasadı kurtarmaktan öteye geçmeyecektir. Bu konuda ne kadar iyimser olabiliriz, bilemiyorum. O kadar ki, ülke, topyekûn bir yasta ve seferberlik halinde iken, iki taşın arasına sıkıştırarak, bir af çıkarıyoruz. Daha ertesi gün, münakaşalar ve yeni sosyal çalkantılara boy verecek bölünmeler başlıyor. Demek, affın zamanlaması bir yana, içeriği de iyi hazırlanmamış, en azından, aceleye getirilmiş.

Milletçe, bütün umutlar, af kanununun, bu haliyle, onaylanmamasına bağlanmış. Allah''tan, bu satırların yazıldığı sırada, Sayın Cumhurbaşkanı''nın, kanunu veto ettiği ve Meclis''e geri gönderdiği haberi geldi. Bu şüphesiz, çok sevindirici bir gelişme. Aksi halde, başlangıçta ifade edildiği gibi, meseleye, salt hukuk ve şekil açısından yaklaşılmış olsaydı, kulaklarımızda, geçmiş zaman, bir kere daha çınlayacaktı. Vaktiyle, "Her kim, 226''yı bulursa, hükümeti kurar ve o hükümet de güvenoyu alır ve meşru olur" dedik, sonunda bugünlerde çok aradığımız, siyasi etik denen şeyi ortada bırakmadık. Biraz daha gerilere gidersek, çoğunluktaki Demokrat Parti iktidarı, kaldırdığı parmakların sayısıyla, yargı yetkili tahkikat komisyonları kurdurdu ve memlekette, siyasi hayatı ne hale getirdi.