Düzgün yönetim (good governance) adına, beş bankaya el konuldu ve bankaların yönetimleri, T.C. Merkez Bankası nezdindeki sigorta fonuna devredildi.
Bu, hem nisbeten iyi ve hem de kötü bir gelişmedir. İyiliği, zararın neresinden dönülürse kârdır düşüncesine dayanıyor. Demek ki, ilk aşamada, bu beş banka açısından ateş bacayı sarmış. Biraz daha beklenilse, zararların altından kalkılamayacak.
Kamuoyunda oluşturulan izlenim şudur: Bankalar iyi denetlenmiyor ve iyi yönetilmiyor. Mali sektörde disiplin yok. Başta siyasi olmak üzere, her türlü mülahazanın, düzgün yönetim kural ve uygulamalarına nazaran, önceliği olduğu anlaşılıyor.
El atılan bu beş banka acaba en kötü durumda olanlar mı? Bunlardan daha kötüsü veya aynı durumda olan bankalar yok mu? İlk beş, bir nev''i model olarak mı seçildi? Mevduatın % 100 Devlet güvencesi altında olması, endişeleri gidermeye yetmiyor. Hele, bankaların zararlarının ne şekilde karşılanacağı, Merkez Bankası''ndaki sigorta fonunda birikmiş olan kaynağın, bu zararın ne kadarını karşılayacak durumda olduğu, Hazine''ye ne kadar yük bindiği ve bunun ne şekilde paylaştırılacağı ve özellikle, bu sarsıntıdan ek vergi veya benzeri bir mükellefiyet adı altında, halka ne kadar salma salıncağı hakkında izahat verilmediğine bakılırsa, kaçınılmaz gibi gözüken bu operasyonu, Hükûmet, adeta gözünü kapayarak, sonu nereye varırsa varsın gibi bir kadercilikle, yapmışa benziyor.
Madalyonun öbür yüzü de pek parlak değil. Bir yandan, IMF''ye, stand-by anlaşması için niyet mektubu veriliyor ve her şeyin başında, sıkı bir para ve maliye politikası izleneceği taahhüdünde bulunuluyor, kamu ve bütçe açıkları için ek vergiler salınıyor, para ve kur politikaları ve enflasyonla mücadelede gayet iddialı hedefler belirleniyor, faizlerin düşürülerek, iç borçlanmanın dizginlenmesi öngörülüyor, buna karşılık, üç yıllık bir dönem için, IMF''den 4 ve Dünya Bankası''ndan da 3 milyar dolarlık kaynağın vaadi alınıyor, öte yandan kalkıp, iki katrilyondan fazla banka kurtarma riski altına giriliyor.
Bir de kendimizi, dışarıdan bakanın yerine koyalım. Avrupa Birliği''ne aday Türkiye''de, serbest piyasa ekonomisi, geçerli ölçütlere daha da yaklaştırılacak yerde, narh niteliğindeki tedbirlerle, bir bakıma, olduğu yerde donduruluyor. Eldeki rezervlere güvenilerek, serbest piyasa metaı olan dolara fiat biçiliyor. Bunun, ne ihracata etkisi gözetiliyor ve ne de azalacak rezervleri yenileyecek sıcak paranın ne şekilde tedarik edileceği üzerinde duruluyor.
Hükümeti anlamak zor. Son iki ay gibi kısa süre içinde, dış politikada rekorlara imza attı. AGİT İstanbul Zirvesi, Bakü-Ceyhan boru hatları anlaşmalarının imzalanması ve Avrupa Birliğine adaylığın, sonunda kabul ettirilmesi. Ekonomiye komuta etmeyi kıskançlıkla ve tekelle sürdüren yönetimin ilgili kesimi, Dışişleriyle dirsek teması halinde olsaydı ve dış politika hedefleriyle senkronize hareket etseydi, bu manzara herhalde ortaya çıkmazdı.

