Bugünlerde, 13 Ağustos 1961''de çekilen Berlin duvarının yıkılışının 10. yılı kutlanıyor, anılıyor.
Makinalı tüfek ve ağır silahlarla korunan ve aradan geçen 28 yıl zarfında hemen her gün takviye gören Duvarı yıkan ne idi?
Ta Papa John Paul II''nin Haziran 1979''da Polonya''yı ziyaretle ateşlediği ve 1980 yılı Ağustos''unda Gdansk''ta başlayıp, süratle ülke sathına yayılan grev ve direnişlerin şekillendirdiği (Solidaritat) hareketi miydi? Yoksa, seksenlerin ortalarında iktidara gelen Sovyet lideri Gorbaçov''un estirdiği Perestroika ve Glasnost rüzgarları mıydı? Şüphesiz her ikisi de. Fakat, hemen belirtmek gerekir ki, Duvarda, yıkılışı hazırlayan en büyük gedik, ezeli silah olan, ekonomiyle açılmıştı.
Önce Sovyetler''den başlamak gerekirse, ülke, ta Brejnev döneminden itibaren tam bir duraklama ve gerileme dönemine girmişti. Esasen atıl ve verimsiz olan ekonominin, tümü itibariyle yıllarca silahlanmaya ve yarışa endekslenmiş olmasının acı sonuçları, her gün biraz daha hissediliyordu. Buna karşın, düzen değişikliğini göze almak kolay değildi. Gorbaçov''un, bir kademe olarak yapmak istediği, işte bu idi. Glasnost ve Perestroika ile acaba düzen, biraz olsun ıslah edilebilir miydi? Bu koşullar altında, artık, ne 1956 Budapeşte ve ne de 1968 Prag müdahalesi düşünülebiliyordu. Doğu Almanya''da Erick Honecker iktidarı, topraklarında konuşlandırdığı 390 bin kişilik Rus kuvvetleri sayesinde ayakta duruyordu. Gorbaçov, Perestroika''yı Batı''ya pazarlayıp, ekonomik işbirliği ve destek peşinde idi.
Yıllar öncesinden, büyük bir heyecanla, "Almanya''nın Birleştirilmesi" (Bundesministerium für Wiedervereignigung) kuran ve başına Erik Mende gibi karizmatik siyasi liderleri getiren Almanya, arada çok zenginleşmiş ve yeni nesil, "Birleşme"yi konuşmaz olmuştu. Bununla beraber, ayrılıncaya kadar, 17 sene iktidarda kalan Helmut Kohl, Rusya''nın içinde bulunduğu durumu süratle değerlendirmekte gecikmedi. Fırsat, bu fırsattır diyerek "Birleşme"yi adeta para ile satın almayı denedi ve muvaffak da oldu.
İki Almanya''nın birleştirilmesine, önce Rusya ve arkasından da Fransa''nın karşı çıkacağı zannediliyordu. Masif iktisadi ve mali yardım karşılığında, Gorbaçov, "Birleşme"ye evet dese bile, vazgeçilmez koşul olarak, mutlaka Birleşmiş Almanya''nın nötralitesi üzerinde ısrar edeceği tahmin ediliyordu. Hatta zamanın Fransa Cumhurbaşkanı Mitterrand''ın, bir iki kere Moskova''ya giderek, Gorbaçov''a, birleşmiş bir Almanya''nın tüm Avrupa için arzedeceği tehlikeleri anlattığı da biliniyordu. Sonuç değişmedi. Gorbaçov, Doğu Almanya''yı kendi haline bıraktı. Kohl ile, birliklerin Rusya''daki yeni yerleşim masraflarının karşılanması pazarlığı ile, kuvvetlerini peyderpey çekmeye başladı. Fransa da ortada kalmıştı. Mitterrand da, çar naçar sonucu kabul etti. Bu defa Amerika''nın da desteğini alarak, Almanya''nın birleşmesi kaçınılmaz olacaksa, bari, yine NATO ve Avrupa Topluluğu içinde kalsın ve bu yolla kontrol edilsin dendi.
Bütün bu gelişmeleri niye hatırlıyoruz? Diyoruz ki, Birleşme''nin bedeli yardımlarla birlikte, aradan geçen on sene zarfında Rusya''ya, Batı''nın akıttığı imkanlarla, acaba Rusya, şimdi, eskiye kıyasla, iktisadi bakımdan daha mı kuvvetli? Tek başına, 1998 Ağustos krizi bile, bunun böyle olmadığını gösteriyor. O halde, Rusya ile ilişkilerde, olabilecek irili ufaklı siyasi uyuşmazlıkları örtmek istiyorsak, ekonomiye ve ticarete öncelik verelim. Rusya ile konuşulacak ortak lisan budur. Bu lisanı konuşmakta da, biz, iyi durumdayız. Siyasi tavizi düşünmemeliyiz.

