Avrupa Birliği Helsinki Zirvesi akabinde milletçe duyduğumuz ve övünmekten, neredeyse kontrolü kaybettiğimiz günler, birden, ne kadar uzaklarda kaldı. Son birkaç ay içinde, araya 5+5 ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerini koyduk. Avrupa Birliği ile uğraşacak halimiz yoktu. O kadar yoktu ki, daha ilk günlerde hemen çıkarılan Başbakanlık genelgesi ve Avrupa Birliği ile ilgili faaliyeti koordine edecek sekreterya çalışmalarını da bir tarafa bıraktık. Ancak, basına intikal eden haberlere bakılırsa, Avrupa Birliği''yle ilişkilerimizde geçmiş performansı hakkında herkesin ittifak etmekte doğrusu zorlandığı Devlet Planlama Teşkilatımız, bu defa da, mutlaka iyi niyetle diyelim, yeni organizasyonun içinde, Dışişleriyle, en azından eşit düzeyde yer almak hususunda ısrar ederek, Sekreteryanın Başbakanlığa bağlı olacak şekilde, yeniden düzenlenmesi için, yasal bazı değişikliklerin başlatılmasına amil olmuştur. Bu sürecin tamamlanmasının da, epey ilave bir zaman kaybına neden olacağı aşikardır.
Başımızı önümüze eğmiş, birbirimizle meşgulüz. Halbuki, bunları bırakıp, takip etmemiz gereken daha önemli ve ciddi gelişmelere yönelmemiz gerekiyor.
Yeni katılımcılarla müzakereleri sürdüren Komisyonda geçerli eğilim nedir? Ayrıca, teknik Komisyona karşın, siyasi karar sahibi üye ülkeler ve onların oluşturdukları Konsey, genişlemeyi nasıl bir perspektiften görüyor? İçinde bulunduğumuz senenin ortasından itibaren, dönem başkanlığı Fransa''ya geçecek. O Fransa ki, çoğu kez, büyüklük adına olsun, kendi gerçek çıkarları adına olsun, rutinden çok, olağandışı politikaların takipçisi olmuştur. Helsinki kararlarının alınmasında, lehimizde etkin olan Fransa, bize şimdilerde ne önermeyi düşünüyor? Bu, sadece, bazılarının, aza, her zamanki gibi kanaat getirerek, ifade ettikleri gibi, bir ''yol haritası'' mı olacak, yoksa, bir ''takvim'' mi? Bu konular, şimdiden Fransa ile konuşuluyor mu?
Katılımcılardan, Macaristan, Estonya ve hatta Kıbrıs Rum Yönetimi bile, 2001 içinde, Komisyonun, kendilerine, tam üyelik için bir tarih (termin) belirlemesinde ısrarlılar. Aynı şekilde, Polonya, 2003 tarihini telaffuz ediyor. Müzakereleri en ağır ilerleyen ve koşullar bakımından en geride olan Bulgaristan ve Romanya bile, şimdiden, 2006 diyorlar. Bizde ise, 2015''i bile düşünecek kadar rahat yetkililerimiz var.
Avrupa Birliği, Güney ve Güneydoğu Avrupa''da, Bosna ve Kosova misali, istikrar bir daha bozulmasın diye, Bulgaristan ve Romanya''yı da kampa aldıysa da, bu ülkelere, pek hayal ettikleri rejimi kolay tanıyacağa benzemiyor. Vaktiyle, bizim için ileri sürülen endişeler, yavaş yavaş, bu ülkeler için de su yüzüne çıkmaya başlıyor. İşgücünün serbest dolaşımına, Avrupa ve özellikle, Almanya ile Avusturya henüz hazır değiller. Müzakerelerde, muhtemelen bazı ara formüllerin üretilmesine çalışılacak ve intibak süreleri, normalden uzun tutulacaktır. Bu gelişmeler, bizim için de, müzakerelere geçtiğimizde, ister istemez emsal oluşturacaktır. Dolayısıyle, işin bu yönüyle de, şimdiden ilgilenmekliğimiz gerekecektir.
Devlet Planlama Teşkilatımız olsun, bu teşkilatı savunanlar olsun, kabul etmeleri gereken bir gerçek vardır ki, o da, Avrupa Birliği ile ilişkilerin, tümüyle, siyasi nitelikli dış ilişkiler olduğudur. Devlet Planma Teşkilatı''nın sağlayacağı teknik içerik ve katkı, elbette değerlidir ve gereklidir. Ancak, bu katkıyı kullanacak olan, Avrupa''ya, tabir caizse, bir paket halinde muhatap olan Dışişleridir ve dış politikadır. 27 Mayıs 1960''tan hemen sonra çıkarılan 12 sayılı kanunla başlatılan bu kavgayı hâlâ sürdüreceksek, başka dosyalarla meşgul olmamıza zaten ne gerek kalacak, ne de zaman.

