Gazetede yazı yazmak çok tahrik edici bir şey. Gözünüz kulağınız sürekli açık olacak, etrafınızda olup bitenleri önce, iyi ve doğru algılayıp, maksat açısından süzgeçten geçirip, değerlendirmenizi ona göre yapacaksınız. Bu bakımdan, tahrike kapılıp, her şeyi çalakalem yazmayacaksınız. Hele yazmak istediğiniz, Devleti, en üst katmanlarda temsil eden şahsiyetle ilgili ise, iyice dikkatli olmanız gerekir.
Buradan sözü, Sayın Yargıtay Başkanı''nın, 6 Eylül günü, adli yılın açılışı münasebetiyle yaptığı konuşmaya getirmek istiyorum. Sayın Başkan''ın konuşmasını alkışlayan siyasilerin kendilerine özgü motifleri üzerinde durmuyorum. Ancak, bazı şöhret kalemlerin, konuşmayı, en azından, "tarihi bir konuşma" olarak nitelendirmelerini, doğrusu anlayamıyorum. Bu düzeyde bir şahsiyetin konuşması, elbette alkışlanır, ama tarihi mi, değil mi, bunu belki tarihe bırakmak daha doğru olur.
Başta Sayın Cumhurbaşkanı olmak üzere, tüm Devlet ricalinin hazır bulunduğu bir yerde, yapılan konuşmada, ülke olarak, noksanlıklarımızın teşhisi ve alınabilecek, kısa ve uzun vadeli reform niteliğindeki önlemlerin ortaya konulması doğaldır. Zaten, açılış ve konuşmadan beklenen amaç da budur. Ancak, daha baştan, mevcut düzeni, meşruiyet açısından sorguladığımızda, geçmiş tüm uygulamalara gölge düşürdüğümüz gibi, reformlarla yapacağımız yeni düzenlemelerin sonunu alıncaya dek geçecek süre zarfında da zihinlerde kuşku uyandırmış olmayacak mıyız? Hele, kendi emelleri doğrultusunda, olur olmaz bahanelerle, düzeni sorgulayanların çok olduğu bir ortamda, bazı çevrelere, bekleyip de, bulamadıkları fırsatı vermek niye?
Sayın Başkan''ın üslubu, elbette kendilerine aittir. Bu konuda bir yoruma yer olamaz. Ancak, yine de izinlerine sığınarak, belirtmek istiyorum ki, konuşmanın teorik yönü çok ağır basıyordu. Anayasaya, genel hukuka ve hukuk felsefesine ait tüm soyut kavramlar, adeta bir potada, biribirleriyle girift bir ilinti içinde takdim edildi. Uzman olmayan insanlarımız, doğrusu, nerede ne noksanımız var, iyi göremedi.
Hepimiz biliyoruz ki, ülke olarak, iktisadi ve sosyal anlamda tam bir kalkınma denmezse bile, çok süratli bir büyüme içindeyiz. Cumhuriyet kurulduğunda 13 milyon olan nüfus, bugün 65 milyon. Fert başına 50 dolar milli gelirden, 3500-4000 dolara gelinmiş. Yepyeni ve çoğunluğu genç bir toplum. Kendi kabuğunu çoktan kırıp, Dünya ile yan yana ve iç içe yaşayan bu toplumda, alışılan ve özenilen ihtiyaçlar, imkânların sınırlarını zorluyor. Cumhuriyeti bugünlere taşıyan kurumlarımız, yenilenme ve genişleme ihtiyacında. Yeterli ölçü ve düzeyde hizmet verilemiyor. Siyasi iktidarlar, istikrardan uzak bir ortam içinde, geleceği planlamaya fırsat bulamıyor. Her kurum gibi, adliyemiz de, bu yetersizlik ve noksanlıklarla baş etmenin fedakâr çabası içinde.
Sayın Başkan''ın, bu aziz millete lâyık gördüğü ölçüde, kendi zengin gönlünce, hizmet verememekten duyduğu üzüntüyü anlamamak ve paylaşmamak mümkün değil. Bu bakımdan, ben şahsen, bu defaki konuşma vesilesiyle, adliyemizde, insan kaynakları, eğitim, personel, yerleşim düzeni, maddi olanak ve vasıtalarla birlikte, her gün biraz daha altından kalkılamayacak hale gelen yoğun iş hacminin hafifletilmesine ve işlerin selektif olarak seyrekleştirilmesine yönelik, kısa, orta ve uzun vadeli önerilerin sıralanmasını ve bunların gerekli fonlarla projelendirilmekte olduğunun açıklanmasını beklerdim. Yoksa, hepimizin hayal gücü aynı genişlikte olmasa bile, hepimiz yürekten, bu ülke için idealistiz. Cumhuriyetin üzerine bina edildiği reformlar bir süreçtir. Bu sürecin durmaya tahammülü yoktur. Tekâmül devam etmektedir. Bu meyanda, Batı standartlarını yüzde yüz tutturamıyorsak, bu geçicidir. Aldığımız büyük mesafe, bugünkü haliyle bile, göz kamaştırıcıdır.

