- ABD'nin uzay ekosisteminin giderek daha merkezi hale gelmesi, birkaç büyük yükleniciye bağımlı olması ve müttefiklerini teknoloji alıcıları olarak görmesi sistemsel kırılganlıklara yol açmaktadır.
- ABD Başkanı Donald Trump'ın imzaladığı Başkanlık Kararnamesi, daha hızlı tedarik süreçleri, ticari sektörle daha güçlü entegrasyon, uyarlanabilir uzay mimarileri ve müttefiklerin uzay güvenliğine daha fazla katkı vermesi gibi konulara odaklanmaktadır.
- ABD'nin karşı karşıya olduğu temel sorun hız eksikliği değil, dayanıklılık eksikliğidir; sistemin daha dağıtık, daha esnek ve daha dayanıklı hale gelmesi gerekmektedir.
- ABD'nin dikkatle incelemesi gereken ülkeler arasında Türkiye, Hindistan, Güney Kore ve Birleşik Arap Emirlikleri bulunmaktadır; bu ülkeler uzay programlarını inşa etme biçimleriyle önem kazanmaktadır.
- Soğuk Savaş dönemindeki iki süper güç mücadelesinin aksine, bugün çok kutuplu bir uzay düzeni mevcuttur ve başarı yalnızca en güçlü olmakla değil, en bağlantılı olmakla da ölçülecektir.
- 'Uzay üstünlüğü' ve 'uzay dayanıklılığı' kavramları birbirinden ayrılmalı; üstünlük merkezi kontrolü, dayanıklılık ise dağıtım, yedeklilik, birlikte çalışabilirlik ve ortak geliştirmeyi ifade etmektedir.
Uzay yarışından söz edildiğinde akla hala ilk olarak Amerika Birleşik Devletleri geliyor. Ay'a ilk insanı gönderen, onlarca yıl boyunca küresel uzay teknolojilerine yön veren ve bugün de dünyanın en gelişmiş uzay altyapısına sahip ülkesinden bahsediyoruz. Ancak son yıllarda Washington'da giderek daha fazla tartışılan bir soru var. Amerika'nın uzaydaki üstünlüğü gerçekten kalıcı mı?
War on the Rocks'a konuşan Uzay ve Savunma Politikaları Uzmanı Nazmelis Zengin'e göre bu sorunun cevabı artık eskisi kadar net değil.
Zengin, 2025 yılında yayımlanan analizinde, ABD'nin uzay alanındaki liderliğinin teknolojik kapasite eksikliğinden değil, sistemsel kırılganlıklardan dolayı risk altında olduğunu söylemişti.
Sorun, Washington'un uzay ekosisteminin giderek daha merkezi hale gelmesi, birkaç büyük yükleniciye bağımlı olması ve müttefiklerini çoğu zaman eşit ortaklar olarak değil, teknoloji alıcıları olarak görmesiydi.
Aradan geçen süreçte ABD Başkanı Donald Trump tarafından imzalanan "Amerikan Uzay Üstünlüğünün Sağlanması" başlıklı Başkanlık Kararnamesi, bu eleştirilerin en azından bir kısmının Washington kulislerinde karşılık bulduğunun en somut işareti.
Kararname daha hızlı tedarik süreçleri, ticari sektörle daha güçlü entegrasyon, uyarlanabilir uzay mimarileri ve müttefiklerin uzay güvenliğine daha fazla katkı vermesi gibi başlıklara odaklanıyor.
İlk bakışta bunlar teknik düzenlemeler gibi görünse de aslında daha büyük bir stratejik değişimin işaretleri. Çünkü Washington ilk kez açık şekilde şunu kabul ediyor. Uzaydaki üstünlük artık yalnızca daha fazla teknolojiye veya daha büyük bütçelere sahip olmakla sürdürülemeyecek.
MESELE HIZ DEĞİL DAYANIKLILIK
Zengin'in dikkat çektiği nokta tam da burada başlıyor. ABD'nin karşı karşıya olduğu temel sorun hız eksikliği değil, dayanıklılık eksikliği. Eğer reformlar yalnızca mevcut sistemi hızlandırmaya yönelik olursa, yapısal sorunlar ortadan kalkmayacak. Aynı merkezi ve yüklenici ağırlıklı model korunurken süreçlerin hızlandırılması, uzun vadede yeni kırılganlıklar üretebilir.
TÜRKİYE ÖN PLANA ÇIKIYOR
Bu eksende Zengin, Washington'un odağı yalnızca Çin ve Rusya gibi geleneksel rakiplerle sınırlı tutmasının büyük bir eksiklik olacağı görüşünde. Yeni dönem stratejilerinde ABD'nin mercek altına alması gereken yükselen güçler arasında Türkiye, Hindistan, Güney Kore ve Birleşik Arap Emirlikleri ön plana çıkıyor.
Bahsettiğimiz ülkeleri önemli kılan şey yalnızca geliştirdikleri teknolojiler değil. Asıl önemli olan, uzay programlarını nasıl inşa ettikleri.
Güney Kore'nin Nuri roket programı buna iyi bir örnek. Seul, dışarıdan uzay hizmeti satın almak yerine kendi fırlatma kapasitesini ve yerli sanayi ekosistemini sistematik bir şekilde inşa ediyor. Hindistan ise bütçe verimliliğini üst düzeye çıkardığı ay görevleri ve gelişmiş yörünge teknolojileriyle küresel sahnede ezber bozmaya devam ediyor.
Türkiye'nin durumu ise ayrı bir önem taşıyor.
Nazmelis Zengin, Ankara'nın uzay politikasının yükselen uzay güçlerinin stratejik vizyonunu anlamak açısından önemli ipuçları barındırdığını ifade etti.
Türksat ve Göktürk projeleriyle adından söz ettiren Türkiye, uzay çalışmalarını yalnızca uydu geliştirme odaklı bir süreç olarak görmüyor ve yörüngedeki tüm hamleleri küresel jeopolitik nüfuzunun ayrılmaz bir parçası olarak konumlandırıyor. Özellikle Somali'de uzay üssü kurulmasına yönelik tartışmalar bu açıdan değerli. Ekvatora yakınlığın sağladığı fırlatma verimliliği ve Hint Okyanusu'na erişimin sunduğu stratejik avantajlar, uzay altyapısını bilimsel bir kapasitenin ötesinde, jeopolitik rekabetin ve uzun vadeli güç projeksiyonunun bir unsuru haline getiriyor.
Birleşik Arap Emirlikleri ise farklı bir model sunuyor. Mars projeleri, asteroid kuşağı hedefleri ve uzun vadeli yatırım stratejileri sayesinde, küçük devletlerin de uluslararası uzay politikalarında etkili olabileceğini belgeliyor.
YENİ UZAY DÜZENİNİN EN BÜYÜK SINAVI
Zengin'in çizdiği tablo aslında çok daha büyük bir dönüşüme ayna tutuyor.
Soğuk Savaş döneminde uzay rekabeti iki süper güç arasındaki mücadeleydi. Bugün ise çok kutuplu bir uzay düzeni mevcut. Yeni düzende başarı yalnızca en güçlü olmakla değil, en bağlantılı olmakla da ölçülecek.
Yaşanan paradigma değişimi nedeniyle Zengin, "uzay üstünlüğü" ve "uzay dayanıklılığı" kavramlarının birbirinden ayrılması gerektiğine dikkat çekti.
Üstünlük, merkezi kontrolü ve hiyerarşiyi ifade ediyor. Dayanıklılık ise dağıtım, yedeklilik, birlikte çalışabilirlik ve ortak geliştirme anlamına geliyor. Belki de Washington'un önündeki en büyük sınav burada yatıyor.
ABD, yükselen uzay güçlerini gerçekten ortak olarak mı görecek? Yoksa onları Amerikan sistemine bağımlı yardımcı aktörler olarak mı tutmaya çalışacak?
Bu sorunun cevabı yalnızca Amerikan uzay programının geleceğini değil, küresel uzay düzeninin nasıl şekilleneceğini de belirleyecek.

