Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Misak-ı millî ruhu uyanıyor: Kerkük'te 102 yıllık ...
0:00 0:00
1x
a- | +A

Tarih denilen o muazzam nehir, bazen yatağında sessizce akar da biz onu durdu sanırız. Hâlbuki o, hükmünü icra etmek için yalnızca vaktini beklemektedir. Bugün Kerkük semalarında esen rüzgâr, bize yabancı bir diyardan değil; özbeöz ruh kökümüzden, bir asırdır hasretle beklediğimiz o eski tanıdıktan haber getirmektedir...

Kerkük, bir coğrafya ismi değil; bir gönül davası, bir haysiyet mührüdür...

16 Nisan 2026’da Türkmen Muhammed Seman Ağa’nın Kerkük Valiliği’ne atanması, bu bağlamda sembolik değil, yapısal bir gelişme olarak okunmalıdır. Bu adım, Irak iç siyasetindeki bir denge düzenlemesi olmanın ötesinde, bölgesel güç mimarisinde Türkiye’nin artan ağırlığının yerel düzlemdeki karşılığıdır.

Zira Kerkük, bizim için sadece bir toprak parçası değil; 1924’te yarım kalan bir haysiyet davasıdır. 1924’te boynu bükük bırakılan, Misak-ı millînin o mahzun yetimi Musul-Kerkük vilayetinin elimizden kayıp gitmesi, basit bir harita değişikliği değildi. Selçuklu’dan bu yana o toprağı vatan kılmış, her taşına mührünü vurmuş Türk milletinin; uluslararası nizamın tozlu raflarına, sonra bakılır denilerek kaldırılmasıydı. Onlar ki Baas’ın zulmünde yok sayıldılar, bölücü emellerin kıskacında yabancı ilan edildiler. Lakin tarih, kendi hükmünü icra etmek için sessizce sabırla bekleyişteydi. 16 Nisan’da o parantez kapandı; ancak bu kapanış sadece hissiyatın değil, Türk devlet aklının o ince elenip sık dokunmuş, hesaplı ve vakur stratejisinin bir neticesidir.

Burada temel mesele etnik temsil değil, devlet kapasitesi ve yönetilebilirlik sorunudur. Kerkük, Arap, Kürt ve Türkmen nüfusun iç içe geçtiği, enerji kaynaklarıyla jeopolitik değeri yükselmiş, kırılgan bir denge alanıdır. Bu tür alanlarda yönetim tercihi, kimlik siyaseti üzerinden değil, sistem istikrarı üzerinden yapılır.

Irak merkezî hükümetinin son yıllarda izlediği çizgi, 2017 referandumu sonrası yeniden merkezîleşme refleksinin devamıdır. Bağdat, federal yapı içindeki çözülme risklerini minimize etmeye çalışırken, yerel yönetimlerde dengeleyici aktörlere ihtiyaç duymaktadır. Türkmen bir valinin atanması bu açıdan etnik bir tercih değil, devlet aklına dayalı bir dengeleme mekanizmasıdır.

Yeni bölgesel stratejinin kritik bir bileşeni...

Türkiye açısından bakıldığında ise Kerkük, yalnızca tarihsel bir hassasiyet alanı değil, aynı zamanda yeni bölgesel stratejinin kritik bir bileşenidir. Ankara’nın son yıllarda geliştirdiği yaklaşım, klasik anlamda tepkisel dış politikadan çıkıp sistem kurucu aktör modeline evrilmiştir. Bu modelde Türkiye, yalnızca krizlere müdahil olan değil, kriz öncesi yapı kuran bir pozisyondadır.

Enerji jeopolitiği bu çerçevenin merkezindedir. Kerkük-Ceyhan hattı, salt bir petrol taşıma altyapısı olarak değerlendirilmemelidir. Bu hat, Irak’ın küresel enerji piyasalarına entegrasyonunun ana arterlerinden biridir. Ancak kritik nokta şudur: Mesele hacim değil, kontrol edilen güzergâhın siyasi ve stratejik istikrarıdır.

Türkiye’nin 2025 itibarıyla 1973 petrol anlaşması sonrası oluşan çerçeveyi yeniden müzakereye açması, bu alandaki pozisyonunu revize ettiğini göstermektedir. Bu süreçte Ankara’nın elindeki en önemli unsurlar; Irak merkezî yönetimiyle kurulan doğrudan diplomatik kanal, Kuzey Irak’taki yerel dengelerle geliştirilen çok katmanlı ilişki ağı ve Kalkınma Yolu Projesi üzerinden oluşan yeni lojistik vizyondur.

Basra’dan Türkiye üzerinden Avrupa’ya uzanan bu hat, sadece bir ticaret güzergâhından ibaret değildir. Demir yolu, kara yolu, enerji ve veri hatlarının birlikte kurgulandığı bu yapı, Orta Doğu’nun ekonomik coğrafyasını yeniden tanımlama potansiyeline sahiptir. Kerkük bu sistemin kuzey-güney eksenindeki kilit kavşak noktalarından biridir. Dolayısıyla burada kurulacak idari ve siyasi istikrar, oradaki Türkmen iradesinin tesis edeceği huzur ve nizama bağlıdır...

Türkiye’nin bu süreçteki rolü giderek daha net bir karakter kazanmaktadır: Dengeleyici güçten ziyade, altyapı kurucu ve sistem tasarlayıcı aktör... Bu yaklaşım, yalnızca diplomatik söylemle değil, sahadaki kurumsal ve ekonomik entegrasyonlarla desteklenmektedir.

Kerkük’te Türkmen yönetimin güç kazanması da bu bağlamda etnik bir kazanım olarak değil, sistem içi denge üretme kapasitesinin artışı olarak değerlendirilmelidir. Çünkü Arap-Kürt-Türkmen üçgeninde istikrar, ancak kapsayıcı ve teknik rasyonaliteye dayalı yönetim modelleriyle sağlanabilir.

Bölgesel düzlemde İran’ın kapasite daralması, ABD-İsrail'in doğrudan müdahale alanının sınırlanması ve Körfez ülkelerinin alternatif ticaret ve enerji koridorlarına yönelmesi, Türkiye’nin hareket alanını genişleten dışsal faktörlerdir. Bu durum, Kerkük gibi kritik düğüm noktalarının önemini daha da artırmaktadır.

Bu nedenle Kerkük meselesi, yalnızca nostaljik bir tarih muhasebesinin konusu değildir. Bugünün jeopolitik rekabeti, enerji güvenliği mimarisi ve bölgesel lojistik hatlarının tam merkezinde duran hayati bir dosyadır. Burada alınan her idari karar, yalnızca yerel dengeleri değil; Ankara’dan Bağdat’a, Basra’dan Avrupa’ya uzanan yeni güç haritasını da doğrudan etkilemektedir.

"Kerkük, bir gül demetidir..."

Tam da bu noktada, Muhammed Seman Ağa’nın "Kerkük’ün bir gül demeti olduğunu, bu demetin her bir rengini koruyarak hizmet edeceğini” söylemesi son derece anlamlıdır. Gülün dikeni de vardır, yaprağı da; kokusu kadar sabrı, güzelliği kadar muhafazası da emek ister. Mühim olan, o eşsiz rayihayı koruyabilmek; farklı renkleri aynı vazoda adaletle buluşturabilmektir. Bu, basit bir siyasi manevra değil; bir medeniyet tasavvurunun sahadaki tezahürüdür. Bizim devlet geleneğimiz, parçalamayı değil birleştirmeyi; tahakkümü değil nizamı; zulmü değil adaleti esas alır.

102 yıl sonra yeniden açılan bu tarihî defter, yalnızca geçmişle bir hesaplaşma değil; aynı zamanda gelecekle kurulan güçlü bir kucaklaşmadır. Kerkük sokaklarında dalgalanan bayraklar, bir asırlık bekleyişin ve sabrın sessiz zaferidir. Şimdi bize düşen, bu tarihî anı hamasi bir heyecana hapsetmeden; akılla, vakar ile ve devlet ciddiyetiyle kalıcı bir nizama dönüştürebilmektir...

Zira Kerkük, tarihin bize bıraktığı ve hâlâ omuzlarımızda taşıdığımız canlı bir mesuliyettir… Ve emanete sadakat, yalnızca siyasetin değil, vicdanın ve imanın da en ağır imtihanıdır...

Nur Tuğba Aktay'ın önceki yazıları...