Farkında mısınız, dünyada herkes konuşuyor. Herkes kendi tezini anlatıyor, kendi haklılığını ispatlamaya çalışıyor... Fakat uluslararası siyasette sesini duyurmak başka, sözüne karşılık bulabilmek bambaşka bir mesele. Asıl mesele, birbirine güvenmeyen aktörlerin neden dönüp dolaşıp aynı masaya oturmak zorunda kaldığını anlayabilmek. Daha da önemlisi, o masayı bir diplomatik görüntü olmaktan çıkarıp siyasi sonuç üretebilecek bir zemine dönüştürebilmek.
23 Ekim’de yerinden takip ettiğim 9. İstanbul Arabuluculuk Konferansı ile aynı gün gerçekleşen üst düzey diplomatik temaslar, bu ayrımı yeniden düşünmeme vesile oldu. Bir tarafta barışın yöntemleri tartışılırken, diğer tarafta barışın önündeki somut engeller ele alındı. Diplomatik ilkelerle devletlerin reel çıkarlarının aynı şehirde buluşması, İstanbul’un üstlendiği rolü anlamak bakımından dikkat çekiciydi.
Zira artık barış, yalnızca iyi niyet beyanlarıyla kurulmuyor. Her devletin güvenlik kaygısı, tarihsel hafızası, ittifak ilişkileri ve iç siyasi dengeleri farklı. Bu kadar farklı hesabın bulunduğu bir denklemde ortak zemin oluşturmak, diplomatik maharet kadar stratejik sabır da gerektiriyor. Bazen bir anlaşmaya imza atmak kadar, tarafların masadan kalkmasını ve bütün iletişim kanallarının kapanmasını önlemek de daha çok önem taşıyor.
İstanbul’da Türkiye, Mısır, Pakistan ve Suudi Arabistan’ı bir araya getiren R4 toplantısının ardından, Almanya, Fransa ve Birleşik Krallık, İtalya’nın katılımıyla ilk kez R4+E3 formatında bir araya geldi. Bu buluşmayı, bölgesel krizler karşısında ortak bir diplomatik zemin arayışı çerçevesinde değerlendirmek gerekiyor.
Burada asıl soru, hangi ülkelerin bir araya geldiğinden çok, onları aynı gündem etrafında buluşturan ihtiyaçların ne olduğu.
Filistin meselesi, Gazze’nin geleceği, İran etrafındaki çatışma, Hürmüz Boğazı’nın güvenliği, Yemen ve uluslararası deniz ticareti… Bunları birbirinden bağımsız krizler olarak ele almak mümkün mü? Bir bölgede yaşanan gelişme, başka bir coğrafyanın güvenlik hesabını, enerji maliyetlerini ve ekonomik dengelerini değiştirebiliyor. Dolayısıyla İstanbul’daki diplomatik temasları sıradan bir toplantı trafiği olarak görmek, değişen uluslararası denklemin önemli bir boyutunu gözden kaçırmak olur.
R4 ülkelerinin ortak tutumunda Filistin meselesinin ve Gazze’deki insani durumun öne çıkması, iki devletli çözümün hâlâ bölgesel barış arayışının temel başlıklarından biri olduğunu gösteriyor. Gazze’ye insani yardım ulaştırılması ve bölgenin yeniden imarı, yalnızca bugünün değil, çatışma sonrasının da meselesi. Çünkü bir çatışmanın silahların susmasıyla sona erdiğini düşünmek, sahadaki yıkımın siyasi ve toplumsal sonuçlarını göz ardı etmek demektir.
İran etrafındaki gerilim ve İslamabad Mutabakatı çerçevesindeki diplomatik girişimler de aynı açıdan önem taşıyor. Burada mesele, yalnızca mevcut çatışmanın nasıl sona ereceği değil, çatışmanın daha geniş bir bölgesel hesaplaşmaya dönüşmesinin nasıl önleneceği. Diplomasi tam da bu noktada devreye giriyor. Tarafların bütün ihtilaflarını bir anda ortadan kaldırmak mümkün olmayabilir; ancak daha büyük bir kırılmayı önleyecek temas kanallarını korumak mümkündür.
Hürmüz ve Babülmendep meselesine de yalnızca askerî güvenlik penceresinden bakmamak gerekiyor. Bu dar geçiş yollarındaki istikrarsızlık, enerji arzından gıda tedarikine, üretim maliyetlerinden uluslararası ticaretin işleyişine kadar uzanan sonuçlar doğuruyor. Karadeniz’deki gelişmeler de Türkiye’nin güvenlik ve ekonomik dengelerini doğrudan ilgilendiriyor. Bugün binlerce kilometre uzakta yaşanan bir kriz, yarın enerji faturasında, taşımacılık maliyetlerinde veya tedarik zincirlerinde karşımıza çıkabiliyor.
Demek ki mesele yalnızca bölgesel bir çatışmayı durdurmak değil. Birbirini besleyen risklerin daha geniş bir güvenlik krizine dönüşmesini önlemek.
R4 formatının Avrupa ülkelerinin katılımıyla genişlemesi de bu bakımdan dikkate değer. Orta Doğu’daki bir çatışmanın Avrupa’nın enerji güvenliğinden, ticaretinden ve siyasi hesaplarından bağımsız kalabileceğini kim söyleyebilir? Bölgesel aktörlerle Avrupa ülkelerinin aynı diplomatik çerçevede buluşması, krizlerin artık birbirinden yalıtılmış biçimde ele alınamayacağının bir göstergesi. Bunun kalıcı bir koordinasyona dönüşüp dönüşmeyeceğini ise masada ortaya konulan iradenin devamı belirleyecek.
Gelelim Türkiye’nin buradaki konumuna…
Türkiye’nin rolünü yalnızca coğrafi avantajlarıyla açıklamak eksik kalır. Coğrafya imkân sunar; bu imkânı siyasi ağırlığa dönüştürmek ise güçlü ilişkiler, stratejik öngörü ve farklı aktörlerle iletişim kurabilme kapasitesi gerektirir. Bölgesindeki krizlerden doğrudan etkilenen Türkiye için asıl mesele, bu jeopolitik konumu somut sonuçlar üretebilecek bir güce dönüştürmek.
Masada olmak, yalnızca kendi tezlerini dile getirmek değil, farklı ülkelerin ortak kaygılarını konuşabilecekleri bir zemin oluşturmaktır. R4 ülkeleriyle Avrupa ülkelerinin aynı çerçevede buluşması, görüş ayrılıklarına rağmen ortak sorunlar üzerinde birlikte çalışma imkânının bulunduğunu gösteriyor.
Elbette toplantılar tek başına çözüm anlamına gelmiyor. Gazze’de insani şartların iyileşmesi, çatışmaların yayılmasının önlenmesi ve uluslararası deniz yollarının güvenliğinin sağlanması, bu girişimlerin gerçek karşılığını belirleyecek. İstanbul’daki buluşmaların önemi de henüz alınmamış sonuçlarda değil, bu sonuçlara ulaşmak için oluşturduğu zeminde yatıyor.
Türkiye’nin uluslararası sistemdeki ağırlığı, ev sahipliği yaptığı toplantıların sayısından çok, bu temasların kalıcı sonuçlara ne ölçüde katkı sunduğuyla ölçülecek. Krizlere müdahale etmek kadar, riskleri önceden öngörmek ve büyümelerini engelleyecek yolları açık tutmak da önemli.
Türk devlet aklı, bugünün ihtiyaçlarını karşılarken yarının dengelerini de gözeten bir anlayışı temsil ediyor. Türkiye’nin masadaki konumu da coğrafi avantajlarını, siyasi tecrübesini ve farklı aktörlerle kurduğu ilişkileri ortak bir stratejik perspektifte buluşturmasından doğuyor. İstanbul’un ev sahipliği yaptığı bu temaslar, Türkiye’nin bölgesel meselelerdeki yapıcı rolünü ve uluslararası siyasetteki ağırlığını ortaya koyuyor.

